1 Ağustos 2009 Cumartesi

GÖZÜMDEN DÜŞENLER

Ben çok mu tepki veriyorum? 
Yoksa ülkemde bişeyler oldu da fark edemedim mi?
Ya da ben çok mu MİLLİYETÇİYİM.
Şimdi burada onların isimlerini telaffuz etmekte istemiyorum.
Ama onlara AÇIK ya da GİZLİ hep destek verenler oldu.
Biliyoruz kimler olduğunu. 
Nedense açıklanınca tv'lerden ağlamalar falan sonra da programlarında öyle olmadıklarını, destek vermediklerini anlatmaya çalışmalar.
Neden? 
Yoksa kim alır o zaman kasetlerini, cdlerini, konser biletlerini de mi?
Birileri çıkıp aleni bir biçimde neredeyse topraklarımızı peşkeş çekmeye çalışıyor,
Sanatçı bir takım zatlar onların dillerinde türküler, şarkılar söylüyor.
Nasıl vicdanınız sızlamıyor anlamıyorum. 
O söylediğiniz türküleri hadi biz DUYMUYORUZ,
Ama inanıyorum ki toprağın altında,
"YAN GELİP YATANLAR"  DUYUYOR VE HESAP GÜNÜNÜ BEKLİYORLAR.
İçim çok ama çok acıyor.
Kalbimdeki sızı nedense durmuyor.
Sizi dinlerken yaşadığım o güzel duygulardan iğreniyorum.
Yok artık bundan böyle sen ağlama, ünzile, yol arkadaşım,bir kedim bile yok Yok yok yok.

Sizi boykot ediyor  ALLAH'a ve ŞEHİTLERİMİZE havale ediyorum.

31 Temmuz 2009 Cuma

Günler birbirine bağlanmış tren vagonları gibi...

Günler yine aynı rutinlikle geçiyor. 
Sabahları yine kurulmuş saat gibi 10,30 da uyanıyorum. Elimde yastık odaya geliyorum bu seferde koltuğa atıp kendimi tv'de saat 11,00 de başlıyacak olan Grey's Anatomy dizisini etiketliyorum. Tvde dolanmaya devam ediyorum ve dizinin başlamasına 1 dakika kala gelen uyarı ile bir koşu corn fleksi tabağa boşaltıp üstünede şekeri ve sütü ekleyip tekrar odaya dönüyorum. Çokkkk sevdiğim dizi başlıyor böylece. Bu 5.sezon tekrar gösterimi 6.sezon Eylül'de başlıyacaka merakla bekliyorum. Çok değişik gelişmeler var neler olucak acaba? Bu dizi hani show tvde yayınlanan kötü bir taklit doktorlar dizisinin aslı. Ve 45 dakika içinde bitiyor dizi. Diziye yeni bir doktor girdi, yeni aşklar başladı, hastane 12, durumda şu anda tüm ekip ilk 3'e  girmeye çalışıyor.
Daha sonra kuzenim işyerinden arayıp neler yaptığımı soruyor gerçi bu gün içinde bir kaç defa oluyor bende her seferinde yatıyorum deyince sinir oluyor. Bazende  kendimd e kahvaltı edeyim onu öğlen yemeğe çağırıyorum. Dünde çağırdım ikna edebilmek içinde yumurtalı ekmek yapıcam dedim. Dolaba kalan bayat ekmekleri dilimleyip atıyorum hemen hazır oluyo. Sonrada öğlen güzel bir kahvaltı yapıyoruz o tekrar işe dönünce iş yapmıyorum :) 
Biraz bilgisayara takılıyorum ama fazlada kalmamaya çalışıyorum. Boynum çok ağrıyor tutuluyor sanki bende bilgisayarda 15 dakikadan fazla kalmamaya çalışıyorum. Sonrada eğer yapılacak işler varsa bulaşık, çamaşır, toz almak gibi yapıyorum. Sonraaa mutfakta bulunan divana uzanıp beyaz dizi romanımı okuyorum. Akşama yemekte yapıyorum bu arada. Sonra akşam üstü 17,30 gibi yine uyuyorum biraz kalkınca balkona çıkıp bakınıyorum. 
Dün sağlık ocağına gittim kızamıkçık aşısı vurulmak için çünki tam sınırdayım ben.18-35 yaş arası için gerekliymiş yeni bir kampanya var. Gerçi Annem küçükken tüm aşılarımı olduğumu söylemişti. Ne yazık ki ben o sınırı geçmişim. Dedim çocuğum yok bişi olmaz mı yokk olmaz dediler. Millet 40 yaşından sonra tüp bebek doğuruyor ama ne yazık ki bizimkiler doğurganlığın 18-35 yaş arası olacağı düşüncesindeler. Aslında biraz şüphelerimde vardı iyiki olmadım. İçimden bir ses bazen bu gibi olayların komplo teorisi olabileceğini hissettirir. Madem böyle bişi var neden daha önce anlaşılmadı? Neden 35 yaş sonrası bayanlarda gerekli değil. Hem vurdukları aşının kızamıkçık için olduğunu ben nerden bilicem? İçindeki sıvı nedir falan?

28 Temmuz 2009 Salı

ŞİMDİ BEN BUNUN ÜSTÜNE NE YAZSAM BOŞ :((



"DOG"
Ajans: MARKOM LEO BURNETT (Turkiye)
KreatifDirektor: YASAR AKBAS, IDIL AKOGLU
Sanat Direktoru: ATILLA KARABAY
Copywriter: SELVA BAYYURT
Muzik: JINGLE MINGLE
Yonetmen: FATIH KIZILGOK
Produksiyon: HAZER BAYCAN

ODULLER:
Eurobest 2007 TV Kategorisi Shortlist
Goldendrum TV Kategorisi Shortlist
EPICA SosyalSorumluluk/TV Kategorisi Bronz Odul

 
http://www.bgd.org.tr/




İzmir uçuyor

Evet yaa İzmir'im canım İzmir'im resmen uçuyor. Böyle fırtına hem de yazın hiç görmedim ben yaaa. Belki de gördüm hatırlamıyorum. Ortası yok yani. Ya çok uçuyor, perdeleri uçuruyor, camlar, kapılar çarpıyor, kızların eteklerini havalandırıyor. Ya da çok sıcak oluyor. O zaman da kaçacak yer arıyorum. Nedense rüzgardan korkuyorum. Ne olduğunu bilmiyorum anlatamıyorum rüzgarlı gecelerde uyuyamıyorum. Arkadaşımla telefonda konuşuyoruz O'nada bahsettim rüzgardan korktuğumu ama neden korktuğumu bilemediğimi bana "çocukluğuna inmek lazım " dedi. Balkona yer yatağı atmış konuşuyordum onunla bir kahkaha atmışım ki karşı evdeki komşunun kızı çıktı dışarıya kim bu diye tekrar kayboldum balkonda. Aslında sabaha karşıda kendimi çarşafa sarınmış olarak buluyorum üşüyorum.Gerçi laf etmenin alemi yok. Kışın bu zamanları iple çekiyordum. Yazın nedense kışın çekilmiş filmler izleyemiyorum. Ordaki kişileri kazaklı, mantolu falan görünce daha da sıcak geliyor. Etekler yaptım bu yaz için kendime giyemiyorum. Hava uçuyor resmen. Allah korusun Kordon'da bir uçarsa eteğim başıma kadar yandım ben. Marilyn Monroe gibi mesela.

26 Temmuz 2009 Pazar

Hint rüzgarları


http://leylakdali.blogspot.com/ 'nın blog sayfasını okurken aklıma geldi. Eski kottan çanta yapmış. Dolapta eşimin eski bir kotu  var çanta yapayım dedim. Hem şu anda son ses Formula 1 yarışmasını izleyen eşimden öcümü almış olurum. Tamam izliyorsun da o son ses ne yaaa. İstanbul'daki yarışmalarda izleyicilere kulaklık dağıtılmış yüksek sesten dolayı.


Bende taktım kulaklığımı  şu sıralar severek dinlediğim hintçe şarkılar dinliyorum. Algıda seçicilikmidir nedir şu son günlerde nereyi açsam, nereye baksam hint kültürü sarmış durumda her yanımı. Çevremizde hintlide yok gerçi. Aslında hikaye şöyle başladı. Daha önce izlediğim bir hint filmindeki müziği arıyordum. Tesedüfen filmi tekrar izledim ve o şarkıyı nette buldum. Onu dinlerken bu seferde bir arkadaşımın yıllar önce taa hindistandan getirdiği hint kınası geçti elime. Bir gece sol ayağımın üstüne dal ve yapraklar çizerek o kınayı yakmaya çalıştım ayağıma. Ve kuruması içinde sabah 4'e kadar oturdum.Bir süre sonra ayağım kaşınmaya başladı ama ne kaşınma yoksa kına bayatda ayağıma bişilermi oluyor dedim. aklıma geldi bizim kınalarımızı yakarkende elim kaşınırdı. Kaşımak isterdik büyüklerimiz kaşınması iyidri iyi tutuyo demektir derlerdi. Ohh dedim ne güzel kına tutuyor. Sonra uykumda geldi  kalktım yıkadım ayağımı sonuç? Tutmadıııı. Kına tutmadı yaaaa. Nasıl sinir oldum. Harcadığım emeğimemi yoksa o saate kadar beklediğimemi yoksa kınayı getiren arkadaşımamı? Arkadaşımın ne suçu var ki gönlünden geçmiş getirmiş. Ne yazık ki tutmadı kına.Tutsaydı çok güzel olucaktı. Gerçi sonra öğrendim ki yapım aşamasında yanlış bişiler yapmışım. Hint kınasını oksijen suyu ile karıştırıp çok koyu neredeyse kahve telvesi kıvamında yapmam lazımmış. Sıcak biraz azalsın nöbetçi eczaneye gidip oksijen suyu alıp yeniden denemem lazım. 


Nedense bişeyi kafama taktım mı yapmadan rahat edemem. Eşim şu son yazdığımı okusa neler der düşünebiliyorum ;) - bu göz işaretide O'na -Bu arada kot pantolonu çantaya çeviremedim. Annemle bişiler yaparız artık.

24 Temmuz 2009 Cuma

Sıcağa rağmen yazabildiklerim




Bazen tıkanıyorum ne yazsam acaba diye? Yaz gelince sanırım düşüncelerim, beynimde tatile çıktılar. Yinede biraz yazayım neler yapıyorum diye takip edenler var ;) -bu bir göz atma işareti -

Çarşamba günü ani bir kararla İzmir'e yakın olan Annem'in köyü Kemalpaşa Halilbeyli Köyü'ne gittim. Günübirlik akşam döndüm. Teyzemi, dayımı, kuzenleri ziyaret ettim.Köyün tozlu yolları falan demiyeceğim yoktu toprak yollar. Baharda gittiğimizde damlara gidip buzağı ve inekleri sevmiştik. Şimdi hava sıcak diye o taraflara gitmek istemedik. Küçükken pek fazla sevmesemde köyü yinede o yollardan tekrar geçmek çok güzeldi. Evet köyü sevmezdim çünki kimse Türkçe konuşmazdı. Halilbeyli köyü boşnak köyü olduğu için herkes, oyun oynayacak bir iki kayda değer arkadaşlarım bile boşnakça konuşurdu. Yanımdaki yabancı bilmez, anlamaz demezler konuşurlar.

Çok kötü bir huyum var. Gereksiz ışıkları bazen gerekli olanları bile kapatmak gibi. Her lamba düğmesinin altında askeriyedeki gibi "Gereksizse söndür" yazısını görüyor gibiyim. Böyle olunca başıma kazalarda gelmiyor değil. Yine ışığı kapattım o karanlıkta odadan çıkmaya çalışıyorum küttt diye bir ses. Öyle böyle değil ama gerçekten çok kötü çarptım kapıya. Eşim hemen kalktı ayağına bişi oldumu diye sordu. Bende ayağımı çarpmadım elmacık kemiğimi çarptım dedim. Elmacık kemiği yaa ne demek. Nasıl acıdı hemen buz falan bastırdık. Yoksa yüzümdeki morluğun nedenini kapı desem kimse inanmaz ama gerçekten kapıya çarptım ben.

Haber geldi kayıp oğluuşumuz Lucky'e benzeyen bir köpek görmüşler Buca Koop civarında.Akşam gittik gezindik ama ne yazık ki bir sonuç çıkmadı :(

Yarın İzmir'de yılın en sıcak günü yaşanacakmış. Benimde kuzenle niyetim Kemeraltına gitmekti. Eh bu sıcakta beynimi haşlamaya niyetim yok vazgeçtik. 

Resimler : Halilbeyli köyü minik buzağılar, Samsun'dan dönerken uçaktan çektiklerimden, Halilbeyli köyü teyzem ve kızı, Yeğenim emirhan ve ayak parmaklarına çizdiğim yüzler, lucky

Şarkı : Goran Bregoviç - Ederlezi Eee boşnakça olmalı de mi?

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Nereye gidiyoruz?

Bazen kendimi dünyadan öylesine soyutluyorum ki . Hiç bir şeyi dert etmiyorum, takmıyorum. Mesela tv'de haberleri izlemiyorum. Seçme hakkı bana ait. Düğmeye basıyorum kapatıyorum tv'yi. Bu hiç tv izlememem anlamına gelmesin izlerim hem de çok ama izlemek istediğim programları.
Dedim ya herşeyi soyutluyorum bazen de durup bakarım neler oluyor diye. Şaşırıyorum işte o zaman yurdumda olup bitenlere karşı.
Taksim'de bıçaklanan turiste kayıtsız kalanlar, kiralık katil şüphesi, yeni bir Bilge Köyü katliamı benzeri olay olmuş Elazığ'da. Devletimiz buyursun gelsin bakalım ordakilere psikolojik destek, estek, köstek için. Saçma geliyor bana. Madem yardım yapacaksın adam akıllı yap. Ekranlardaki kötü mafya bozuntulu tipleri kaldır ortadan kendi yönteminle derin devlet olarak haa bunuda sonra lütfen bir zahmet Ergenekon davasına bağla.
Zonguldak'da şişme botla açılan 6 kişiden 2 kişi ölmüş lütfen sayın devlet büyüklerimiz büyük sigara yasağından sonra denize yüzme bilmeyenlerin girmemesi için de bir kampanya başlatırmısınız?
Sayın Toprak 17'lik gelin almış. Nerede feministler bar bar bağıran, kendini yırtanlar? Üzmez davasınamı takıldınız? Tatildemisiniz yoksa? 
Anlıyamadığım  devlet  mensubu birinin kalkıp Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili dedikleri. "Ya davulcuya, ya zurnacıya hikayesi" Buna cevabım "bu ne lahana turşusu bu ne perhizdir vesselam" Ne yani kızımıza sahip çıkamamak Önce birileri dillerine sahip çıksınlar. Tabi yaa sizin gibi çocuklarımızı küçücük yaşta evlendirip boyunduruk altına almalıyız demi mazallah neler olur sonra. Yılbaşı günü toplanan Ankara'daki gençlerimiz gibi olur demi? ( Bu arada onlar içinde allahım rahmet eylesin günahlarını affetsin mekanlarını cennet eylesin inşallah.) Hem dilinle bişiler diyeceğine oturupda bu olay için çözüm üretseniz? 
İğneden ipliğe zam geliyormuş. Gelemedi gitti şu zamlarda zaten. Yicez bir kazık madem bir an önce yedirinde rahatlayalım.  
Bu arada merak ediyorum Allah aşkına mayınlı arazi meselesi noldu? İhale kime kaldı? 
Geçen hafta Artvin'de Şavşat deresi taştı bugünde Giresun'da sel var.Yakın daha ormanları, peşkeş çekin biraz daha orman arazilerimizi lütfen tümden yok olalım. Bozun sevgili ülkemin güzelim topraklarını. Vatanım için çok üzülüyorum bazen ağlıyorumda. Ne medeniyetler barındırmışız, ne imparatorluklar kurmuşuz, yıkmışız. Bugünkü teknolojiyle ileriye gideceğimize sanki daha da geriye gidiyoruz. Hani gelecekle ilgili filmlerde olur ya zaman makinasını icat eden mucit ileriki yıllara gider. Ve görür ki insanlar medeniyet olarak ileri gideceklerine daha da geriye gitmişlerdir.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Ordan burdan


İzmir sıcak hem de çok sıcakkk demiyeceğim. Evet sıcak ama kışın o soğuklarda bi tarafım donarken hep bu sıcakların hayalini kurmuştum. Gerçi bu kış pek üşümedim nedense. Düşünüyorum da 35 yıllık hayatımda kendimi bildiğim zamandan beri ilk defa bu kış üşümedim. Tabii bunun nedenini bilemiyorum yok erken bir menopoz olabileceğini sanmıyorum :) Derler ki "Yazın denize çok girer, güneşte yanarsan kışın üşümezmiş insan" doğru olabilir mi acaba? Didim'e sık giderim. Denize girince az dururum ama çok girer çıkarım. Güneşte yatmayı sevmem aslında. Denizde yeterince güneşe maruz kalıyorum. Bakalım bu senede üşüyecek miyim?

Bu arada hastalığım hala geçmedi. Burnum akmadığı için başım ağrımaya başladığı sırada öyle bir akmaya başladı ki kendi kendime acaba beynim mi akıyor diyorum. Bu kadar da olmaz yani. Bir de öyleki gürültüyle akan burnumu insanların yanında silmemek için kaçacak yer arıyorum.
Mendil yetiştiremiyorum artık yanım da tuvalet kağıdıyla dolaşıyorum. Koku alma duyum yok oldu sanki buna bağlı olarak tat alma duyumda yok. Bir haftadır ne yiyorsam tadını alamıyorum. Beynimde önceden saklanmış olan tatla idare ediyorum. Bazen son anda lokma boğazımdan geçerken alabiliyorum tadını yediklerimin.

Buca'da oturuyoruz Adnan Menderes Havalimanındaki uçakların alçaldığı ya da ilk yükselme rotasındayız. Bazen uçakların gövdesinin gölgesi geçiyor sokaklardan. Bir uçak rotası var o rotadan ne zaman bir uçak geçse bizim evdeki tvdeki dijitürk sinyal seviyesi azaldığından bir saniye kadar devre dışı kalıyor. Bir de bazen sabahları geçen bir Rus kargo uçağı var ki o en kötüsü. Öyle gürültülü ki. Bir sabah saat 05,00 gibi uyandım uçağın motor sesiyle baktım eşimde uyanmış birbirimizin elini tuttuk tamam dedik uçak üstümüze düşüyor öyle böyle değil yani.

Son zamanlarda pek kitap okuyamadım. Gorki'nin Ana adlı romanını okuyordum sonra yaz gelince kitap ağır geldi. Ben de yaz için hafif bişiler aldım Harlequın romanlarından :) Beyaz dizi yani. aslında didim'de deniz kenarında en çok okuduğum kitaplar bunlar. Öyle bir ortamda ağır kitapların okunamıyacağını düşünürüm ben. Konusu ağır olan kitaplar bence kışın sıcacık bir evde elde sıcak bir nescafe ile okunmalıdır. Sizce?

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Dön Lucky nerdesin?


3 yaşında erkek golden retriever cinsi koyu sarı renkte olan oğluşumuz Lucky 18 Nisan 2009 cumartesi gününden beri kayıp :((( .


İzmir'de buca semtinde oturuyoruz. Evimizin bahçe kapısından atlayıp bir daha da geri dönmedi. Aslında onu hiç bir zaman bağlamayı düşünmedik. Bahçemizde serbestçe dolaşırdı hep. Gece olunca bahçe kapısından atlardı ama sabahları mutlaka dönerdi. İşe giderken onu ya durakta ya da sokakta diğer arkadaşlarıyla oynarken bulur bahçe kapısını açık bırakıp içeri girmesini sağlardık.


Üye olduğumuz www.petarkadas.com sitesinde açtığımız kayıp ilanını sürekli biz ve arkadaşlarımız güncelliyorlar sağolsunlar ama yine de bir sonuç çıkmadı.


Oturduğumuz yer de geceleri hep çıkıp aradık. Artık nerdeyse devriye gezen polislerin dikkatini çekmeye bile başlamıştık. ama yok yok yok. Yer yarıldı içine girdi sanki Lucky. Lucky'nin en belirgin özelliği burnunun gerisindeki döner gibi olan siyahlık. Ayrıca sol gözünün kahverengi olan kısmında da saydamlık vardı. Son zamanda çıkmıştı yine kaçtığı bir gece darbe aldığı için olmuştu. Damlalarla en iyi hale getirmiştik. Oldukça sakin olan türünün özelliklerini taşıyor. Oyun delisi, cana yakın. Her gel diyenin peşinden gidecek bir yaratık :).

17 Temmuz 2009 Cuma

Out of reach




Gerçekten çok uzun zaman önceydi. Bu şarkıyı ilk duyduğumda bana neler hissettirdiğini hala hatırlarım o an gibi. Klibini izlerken Gabrielle'nin trende uzaklara giderken başını cama dayayışı gibi yapmak istemiştim. O an içimden kalkıp uzaklara gerçekten çok uzaklara gitmeyi düşlemiştim. Bir sabah kalkacağım kimseler uyanmadan daha ve hazırladığım bir çanta ile tren garına gidecektim. Hava yağmurlu olmalıydı tıpkı o klipteki gibi. Tren garındaki hareket saatlerini belirten levhadaki ilk trene bir bilet alıp oraya gitmek istemiştim. 

Gittiğim yer ya da beni orada bekleyecek birisinin olması çok da önemli değildi açıkçası. Belki de önemliydi ama benim anlatmak istediğim o değil bana bunları hisettiren bu şarkı. Bu şarkıyı kaydedip günlerce durmadan ileri geri sarıp durmadan dinlerdim. Aslında tam çevirsini bulamadım şarkının adı Out of reach şimdiye kadar uzanmak olabilir mi acaba? 
Bilemiyorum. Şarkınında ilk başında da dediği gibi çok aptalca bir düşünceydi...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Son günlerde dinlediklerim

İçimi bıçaklar gibi geçen öksürüğüm hala geçmedi hastayım yani. Bugün doktora gittim ciğerlerimi dinledi öksürüğüm için şurup verdi geçmezse cuma günü gel dedi. Sigara içip içmediğimi sordu. İçmediğimi söyledim. Derinden gelen öksürüğümü beyenmemiş tekrar gel dedi. Bakalım ne çıkacak?

Bu hastalık halinde dinlerken beni rahatlatan sevdiğim şarkıları paylaşmak istedim sizlerle.Bakalım beyencekmisiniz?

Önce ennn favori parçam. Dinlerken beni hiç görmediğim halde görünce çok seveceğime inandığım Küba'ya götürüyor. Zaten söyleyen grupta Küba'lı Buena Vista Social Club Chan chan


Ardından yine beni alıp götüren bir parça. Klibini ilk izlediğimde -Vayyy bu Jack Sparrow da kim? demiştim. Kendisi Ville valo gerçi sadece bu klipte çok yakışıklı buldum kendisini. Hele o göz altına çekilmiş siyah kalem bizim çakma Doğuş gibi değil kesinlikle. Ancak karşısındaki bayanı beyenmedim orda ben olmalıydım aslında ahh ahhh! Summer wine


Bu parçayı aslında Enrique İglesias'çımda çok güzel söyler ama o yanındaki bayan Fransızca söyleyince batırdığı için şarkıyı ilk dinlediğim kişi olan Ringside yorumunu vermek istedim. Son çalıştığım işyerinde akşamları patronun arabasıyla işten dönerken Power fmde çalardı bu şarkı o sıralar meşhurdu. Çiğli Atatürk Organize'den dönerken kipa'nın oralara doğru o bataklık ve sarı otların ilerisinden görünen İzmir körfezi, batan güneş kendimi uzun bir yolculukta gibi düşlerdim hep.


İşte bir yaz parçası daha. İlk dinlediğimde Aydın Didim'de Sahte Cennet diye bir yerdeydik. Denizi harika bir yerdi. Gerçi biz akşamüstü güneş batarken gitmiştik. Bir yere oturup bir yandan güneşin batışını izleyip bir yandan da biralarımızı içmiştik. Aklıma hep oraları gelir.


Al işte bu kadar yaz havasındaki şarkılar yanında ağlak parçada olmalı de mi? Robin Hood filmini ilk izlediğimde lisedeydim. Hadi itiraf edeyim o gün okulu kırmış-tık-. O zamanlar çıktığım biriyle :) hava harikaydı yağmurlu ha yağdı yağacak ne yapalım derken aklımıza sinemaya gitmek geldi. Robin Hood'da yeni oynuyordu Çınar Sinemasında. Ben o filmde Kevin'a bayıldım en çok da bu çalan parçaya. Vay bee şaka falan ama 18 sene olmuş yaaa.


En son da çokk sevdiğim sesiyle Celine Dion ve enn meşhur parçalarından biri My heart will go on yani Titanik filminin müziği. Leonardo di caprio izlerken anladım ki bu çocuğun filmlerinde ölmek gibi bir kötü kaderi var. İzlediğim bir filmi daha var Köstebek. Film aktı aktı tam Leonardo ölmiyecek yaşasın dediğim bir anda asansörden çıkan adam kafasına sıktı kurşunu ve yere düştü ben öyle bir ahh demişim aman Allah'ım herkes bana bakıyor sandım.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Hastayım :(



Didim'den dönerken otobüste tepemde çalışan klimayı kapatmak biraz geç geldi aklıma. İlk anda o sıcak havada iyiydi verdiği serinlik fakat bir süre sonra rahatsız etmeye başladı. İzmir'e geldiğimde boğazım faranjit gibi acımaya başlayınca tamam dedim hasta oluyorum. Eh dönünce evde yapılması gereken temizlikti falan derken yoruldum. Akşamda klimayı açtık. Gerçi karşısına oturmadım beni rahatsız edemiyeceği bir yere geçtim. Buzdolabından su içmek yerine çeşmeden içtim. Çok sıcak şeyler yemedim. Sonunda benim klasik faranjit kuru ve ciğerden gelen içimi acıtan öksürüğe döndü. Hastayımmm.


Cuma günü de Didim'de hasta oldum. Bir önceki akşam Babam balık almıştı Annem'de mısır ununa bulayıp pişirdi. Bende bir heves çıtır gibi olan derilerin hepsini mideye indirdim. Akşamları yürüyüş yapardık o akşamda yapmayacağımız tuttu. Sabah namazında Annemin namaza kalktığını duydum. Sağdan sola dönerken midemden gelen iğrenç bir ağrı yediğim balıkların orda olduğunu anlatıyordu sanki ııyyy çok kötüydü. Bu da benim klasik mide üşütmemdir. 2 senede bir olur. Ne yazık ki istifra etmek gibi bir yeteneğim olmadığı için bütün gün yatarak o balıkları hametmeye çalıştım. Hiç kalkmadım. Annem'le Babam'ın bişiler ye demelerine kızdım. Babam sağolsun bahçeden mercanköşk dediğimiz bir ot vardır ondan toplamış. Annem'de nane ve limonla kaynatıp içmemi istedi. O beni rahatlatıp midemi yumuşattı.

Onun dışında Didim güzeldi ama. Denize girdim bol bol ama güneşin altında yatmadım. öyle güneş altına yatıp yanmayı sevmem. Zaten denizde bol bol yanıyorum. Denizinde suyu bayağı ısınmıştı aslında. Yinede hakkını yemiyeyim Didim harika.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Deniz beni çağırıyorrr


Son hazırlıklar yapıldı. Çamaşırlar yıkandı, ev toparlandı, buzdolabında kalan son sebzelerden yemekler yapıldı, ben yokken yesin diye eşime sütlaç ta pişirildi. Geriye gidiş gününü beklemek kaldı. Nereye gidiyorum Didim'eee.

Sezonu geçen ay açmıştım fakat havaların serin olmasından dolayı biraz üşütmüştüm denize girince. Bu sefer olmaz artık. Annem'de ne zamandır gitmemiş Altınkum plajına. "Sen gelince gideriz" dedi. Gerçi çok kalmıycam ama belli de olmaz benim sağım solum. Kafama eser biraz daha kalayım diyebilirim nasip bakalım
.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Masa da masaymış ha/ Edip Cansever


Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu

Bakır kâseye çiçekleri koydu

Sütünü yumurtasını koydu

Pencereden gelen ışığı koydu

Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

Adam masaya

Aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu

Adam masaya onları da koydu

Üç kere üç dokuz ederdi

Adam koydu masaya dokuzu

Pencere yanındaydı gökyüzü yanında

Uzandı masaya sonsuzu koydu

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür

Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu

Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever


Masalar neler taşır değil mi?
Benim de şu anda yazılarımı yazdığım masamın üstü dolu. Bilgisayarım var, ev telefonumuz, not defterim, mavi ve mor simli yazan tükenmez kalemlerim, intenette bir sitede gördüğüm eteğin ölçüsü için kullanıp masaya bıraktığım mezure, önce takıp sonrada sıkılıp çıkardığım kolyem, parmağıma o anda ağır gelen bir yüzük. Bazen su dolu bir bardak, yenilmek için bekleyen meyve dolu bir tabak, yine internette gördüğüm bir modeli çıkartmak için tığ, yün veya örgü şişi.

Resim : Şeker Ahmet Paşa - (1841-1907) Türk

26 Haziran 2009 Cuma

Bu böyle



O zor günler solan güller eskidendi.
Geçti!
O zaman aşık olduğum rüzgarlar esti esti.
Geçti!
Geriye sadece yarım yarım sevgiler,
Yüzüme inceden uzun uzun çizgiler..
Öznesi kalan süresi kalan cümleler
Yalan dolan cümleler kaldı.
Aşk seni bulabilir de, uzakta durabilir de
Samimi oluyor derken mesafe koyabilir de
Bu böyle vurabilir de, ilgisiz durabilir de
Onu sana katıyor derken tuzaklar kurabilir de
Bu böyle.

25 Haziran 2009 Perşembe

NOOLURR SADECE BİR KAP SU




Havalar çok sıcak malum yaz geldi.
Bizler susadığımız ve içimiz yandığı zaman buzdolaplarımızdan, soğutuculardan, sebillerden soğuk suları lıkır lıkır içiyoruz. Ne güzel demi.
Birilerinden beklemiyoruz. İçimizden "ahh ahh birinin kafası çalışsada bize bir yudum su verse" diye beklemiyoruz.
Amaaa sokakta gördüğümüz bazen taşla bazen de peşinden koşarak kovalanan kedicikler, köpekçikler, kuşlar ne yapsın?
Onlarda can gelin
NOLLLURRRR SADECE BİR KAPTA ONLARA SU KOYUN.
Kabın nasıl olacağı önemli diil. Yoğurt, dondurma kabı farketmez. Onlar buna bakmazlar.
Hatta öyle ki bazen kap bulamadığım zaman eğer bir köpek gördüysem çoktur şişeden su döküp elimle içirdiğim. Sakın elim pislencek diye düşünmeyin. Zaten dışarıda yeteri kadar pisleniyor ellerimiz. Kapılardan, kağıt paralardan, otobüste falan.


LÜTFENN SADECE BİR KAP SU.

Özel Hayatımızda Güvenlik...

AŞAĞIDAKİ BİLGİLERE İHTİYAÇ DUYMAMANIZ DİLEĞİ İLE ..

Son yıllarda;
çocuk veya yaşlı fark etmez, gün içinde saldırıya uğrayan, kaçırılan veya öldürülen kurbanların sayısının artmasından dolayı…
Ülkemizde ve özellikle de İstanbul’da durum farklı olmadığı için….
Lütfen bir göz atıp, Sevdiklerinizin güvenliği için sevdiklerinizle paylaşınız.

Dirsek
1)Vücudun en sert ve dayanıklı bölgesi olduğu için en iyi silahınız dirseğinizdir,
Kullanacak kadar yakınsanız, dirseğinizi savunma silahı olarak kullanınız.

Cüzdan
2)Hırsız sizden cüzdanınızı istiyorsa, CÜZDANI ONA VERMEYİNİZ.
Bunun yerine, cüzdanı uzak bir yere fırlatmayı deneyiniz.
Hırsız sizden çok cüzdanla ilgilenirse, TERS İSTİKAMETE DOĞRU hızla kaçınız.

Bagajda kilitli kalırsanız
3)Herhangi bir şekilde bir arabanın bagajında kilitli kalırsanız, ayağınızla arka farları kırıp çıkartmaya çalışın.
Oluşan boşluktan elinizi dışarı çıkarıp elinizi sallayarak dikkat çekmeniz mümkün olabilir.
Aracın şoförü elinizi göremez, fakat arkadan gelen araçları sizin zor durumda olduğunu fark edebilir.

Bayan Sürücüler
4)Özellikle bayan sürücüler, iş çıkışı, alışveriş v.b. faaliyetlerden sonra, arabalarına binip bir şeylerle uğraşma eğilimindeler.
(çanta düzeltme, makyaj tazeleme,
cüzdan yerleştirme, fatura kontrolü gibi).
BUNU YAPMAYINIZ.
Bu zaman, kötü niyetli kişilere aracın sağ veya arka koltuğuna binip, başınıza bir silah tutma zamanı ve imkanı verir.
Aracınıza biner binmez kapıları kilitleyip, HEMEN hareket ediniz.

Araca Binerken
5)Aracınıza park yerlerinde veya evinizin önünde binerken dikkat etmeniz için birkaç öneri :

a) Aracınıza binmeden sağınıza, solunuza,arkanı za, ön ve arka koltuklarına ve yerlerine bakarak, etrafı şüpheli durumlar-kişiler için kontrol edelim.
b) Şayet aracınızın yanına büyük bir kamyon veya Tır park etmişse, aracınıza şoför kapısından değil, yan kapıdan giriş yapınız.
Birçok seri katilin, kurban kendi aracına binerken, kurbanlarını büyük araçların içine çektikleri tespit edilmiştir.

c) Aracınızın yanına park etmiş olan aracın yan koltuğunda tek başına bir erkek oturuyorsa, belki alışveriş merkezine geri dönmek, sonra geri gelmek veya bir güvenlik görevlisinin sizi izlemesini rica etmek uygun olacaktır.
Unutmayınız ki, temkinli olmak, pişman olmaktan daha iyidir.
Hatta paranoyak olmak, ölmüş olmaktan daha iyidir!

Asansör
6)Merdivenleri kullanmaktansa, asansörü tercih ediniz.
Issız merdivenler ve merdiven boşlukları her tür suç ve şiddet için uygun mekanlardır. (özellikle de geceleri.)

Silah
7)Saldırganın bir silahı varsa ve siz onun kontrolü altında değilseniz, KAÇINIZ.
Onun sizi kaçarken vurma ihtimali 100 atışta 4’dür.
Vursa bile, kurşunun yaşamsal bir organa gelme ihtimali daha da düşüktür.
Koşarak kaçınız, hatta yapabilirseniz, zig zag çizerek kaçınız.

Duygusallık
8)Bayanlar olarak çok duygusal ve sempatik yaklaşımlarımız olmaktadır.
Bu devirlerde BUNDAN VAZGEÇİN.
Bazı seri katiller bunu kullanmak için, ayağı kırılmış, bastona ihtiyacı olan, sakat kişiler rolünü oynamaktadır.
Aracına binmesine yardımcı olmanızı isteyebilir ve orada sizi yeni kurbanına çevirebilir.

Kapıdan Satışlar
9)Kapıdan pazarlamacılar sizin kapınızda size yeni bir parfüm, deterjan vb.. yeni bir ürünü test için koklamanızı isterler,
SAKIN YAPMAYIN, KOKLAMAYIN.
Ayıldığınız da ( eğer ayılabilirseniz. !) belki soyulmuş olacaksınız, belki de iç organlarınız olmayacak,

İlginç
10)Son bir güvenlik uyarısı daha :
Son zamanlarda katil veya hırsızlar, kurban seçtikleri ve yalnız olduklarını bildikleri bayanların kapısının önüne, bebek veya çocuk ağlaması kaydedilmiş teypler bırakıyormuş.
Bu sesi duyan bayanlar meraktan veya merhametten kapıyı açtığında saldırıya uğrayabilirler.
Lütfen her tür olağandışı ses, gürültü v.s.’de MUTLAKA ÖNCE YARDIM ÇAĞIRINIZ.

Paylaşmak Güzeldir…
Lütfen bu bilgileri, kendilerinde endişe yaratmadan, ama konuya yeterince önem ve ciddiyeti vererek, sevdiklerinizle ve hatta çocuklarınızla paylaşınız.
Maalesef her geçen gün daha güvensiz ve tehlikeli bir dünyada ve şehirde yaşadığımız için, eşlerimizi, arkadaşlarımızı ve çocuklarımızı korumak için onları bilinçlendirmemiz ve farkındalıkları nı arttırmamız gerekiyor.

Alıntı

22 Haziran 2009 Pazartesi

Yoorrgguunnuumm


Çok ama çok yorgunummmm. Malum gezdim, dolaştım şimdi de geldiğimden beri boya, badana, temizlik bitmek bilmiyor. Aslında bitiyor gibibu hafta ama bende bitiyorum. Eee bu yorgunluk nerede atılır pekiii? Didim'deeeee. Şöyle deniz kenarında olucam, denize giricem çıkıcam biraz da yatıp uyucam ohhh. Annem'le beraber giderim denize genelde. Didim'de Altınkum Plajında gireriz denize. Denize karşı durunca sol uçtaki yerde bahçesinde ağaç olan bir ev vardır. Tam onun önünde gireriz. Öğleden sonra o ağacın gölgesi çok güzel olur. Ben genelde denize girince fazla duramam. 15 - 20 dakika kalıp çıkarım. Ama Annem aman Allah'ım ben 3 kere denize girer çıkar kururum falan O hala denizde olur. En büyük yardımcısı elinden bırakmadığı makarnası ile sırt üstü yüzer yosunları sevmez biraz da yosunluk yerler vardır oraları makarnasını sırtının altına alarak sırt üstü yüzerek geçer. Annem yüzme bilmez ama sırt üstü yüzer :). Bazen de denizin içinde bir şeyler ararcasına suya bakar neymiş balıkları izliyormuş :). Tabii bu kadar zaman denizde kalınca yoruluyor. Denizden çıkınca bir yatar horluyarak uyur. Çok gülerim o zaman O'na. Akşam oluncada derki "Kollarım, sırtım çok ağrıyor neden acaba?" Bende derimki "Neden olucak kaç suda kalıyon elbette ağrır". Yaaa denizi özledimmmm. bu hafta gidemem malum yaz geldi evlenen evlenene hiç bitmiyor düğünler. En iyisi haftaya gitmek bakalım.

Resim : Aydın Didim Altınkum Plajı
Müzik : Bob Sınclar - Love Generation
Uzanın kumlara takın müzik çalarınızı bu şarkıyı dinleyin Off.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Cennet bahçeleri


Çeşmelerinden içimi hoş sular akar o bahçelerde,
Bir yudum içseniz bile geçer günlerce çöllerde susuz kalmış haliniz.
İçinde her tür ağaç barınır o bahçelerde,
O ağaçların altından geçerken güneş yüzü göremezsiniz.
Bir ağacın gölgesi bile bir yaz mevsimini geçirecek kadar kocamandır.
Daha önce hiç görmediğiniz, adını, tadını bile bilemediğiniz
Her ağacın meyvesinden bir kere ısırmak bile yeter
Kıtlıktan çıkmışcasına aç olduğunuzu hissettiğinizde.
O bahçelerde o kadar güzel hayvanlar dolanır ki ortalıkta
Sizi sırtınıza alıp gezdirmek isteyen tek boynuzlu beyaz atlar
Tüylerindeki renkleri bile bilemediğiniz rengarenk tavuskuşları.
Bir çiçek tarlası açılır önünüze ansızın
Ne kokusunu duymuşsunuzdur ne de isimlerini bilirsiniz
Değişik değişik kimi narin, küçük kimi dev gibi insanı yutar.
Bir yağmur yağar aniden şakır şakır
Ama ne bir bulut vardır gökyüzünde, ne de ıslanırsınız
Ağzınıza gelen damlalardan anlarsınız ki gülden tadı şekerden şerbet.
Gökyüzü ne mavi ne yeşil ne de gridir
Gönlünüz neyse o anda odur baktığınız her yer.
Ne önünüzde uzun taşlı bir yol, ne de yumuşak bir halı vardır
Ayaklarınız yerden kesilmiş uçuyorum sanırsınız
Aslında uçmuyorsunuzdur yanınızdan geçiyordur
Düşledikleriniz, hayalleriniz, sevinçleriniz, sevdikleriniz.
Sıkıntı nedir? Zarar verir mi? Isırır mı? Sever mi? Güler mi?
Korku nedir kötülük nasıldır? Bilinmez.
Ellemi tutulur bir balta ucundadır yoksa dipsiz karanlık bir kuyumudur?

Resim: Alıntı
Yazarken bana ilham veren müzik: Loreema McKennitt La Serenissima

17 Haziran 2009 Çarşamba

http://www.uyaneygozlerim.com

















Uyan ey gözlerim gafletten uyan!

Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan


Ben İzmir İmam Hatip Lisesinden mezunum. 3 sene ortaokul 4 senede lise toplam 7 yıl.Her ne kadar okuduğum okul dini bir okul olarak anılsada benim okuduğum o yıllarda böyle şimdiki gibi zıt kutuplaşmalar yoktu.
Edebiyat, matematik, fizik, kimya, beden eğitimi, müzik, resim gibi dersler yanında meslek dersi olarak belirtilen Kuran-ı Kerim okuma, fıkıh, tefsir, hadis, kelam gibi derslerde gördüm. Babam'ın bir yolculuk esnasında tanıştığı bir adamdan dini yönden aldığı bilgilerin etkisiyle bu okula yazdırıldım.
Liseden çıktıktan sonra içine girdiğim ortamlarda ilk anda mezun olduğum liseden bahsetmedim hiçbir zaman. Önce insanların beni tanımasını istedim. Çünki mezun olduğum okulu söylediğimde karşımdaki kişilerin tepkisi hep negatif oldu.
İlk zamanlar her ne kadar Babam'a kızsamda beni o okula gönderdiği için sonradan çok dua etmeye başladım hem Babacığıma hem de buna vesile olan o kişiye iyi ki bu okula gönderilmişim diye. Bana manevi olarak o kadar güzel bir dünya yarattı ki bunun içimde, ruhumda açtığı güzellikleri görmeye başladım.
Buralara nerden geldim? Bugün lisedeyken 5 yıl aynı sırada oturduğum arkadaşım Sümeyye geldi bana oturmaya. Onunla lisedeyken dinlediğimiz bir kaset vardı. 3.Sultan Murad Han'ın şiirini yazdığı "Uyan Ey gözlerim gafletten uyan" diye başlayan bir ilahi. Koskocaman bir imparatorluğa hükmeden bir padişahın sabah namazını kaçırdığı için üzüntüsünden yatağından kalkıp bu sözleri yazması gerçekten Yaradan'a karşı ne olduğumuzu hatırlatmaktadır sanki. Dinlerken insanın içini yıkayan, nerden gelip nerde durduğunu, nereye gideceğini anlatan bir ilahidir.
Başlıkta verdiğim link bu şiirin değişik şekillerde yorumlarını yayınlayan bir siteye ait. Dinlemenizi ve dinlerken içinizde size verdiği duyguları yorumlarsanız çok mutlu edersiniz beni.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Gelmesemiydim acaba?

Döndüm. Tamam her ne kadar kıskanılsamda tatil yaptım diye rahatlayın emi? Geldim işte. Sırf siz daha fazla üzülmeyesiniz diye. Tebamda olanlar kıskanmışlar beni biraz. Ayol tatil dile kolay tatil havasına girmek, o bitmek bilmeyen dinlenme için gerekli olan uykuyu uyuyabilmek, bir yere gidileceği zaman ne kadar toplansada karışan valizden bişiler seçebilmek zordu anlayacağınız.
Bir de o valiz nedense bir yere sığamamışken :). Kardeşime gittiğimde valizimi her zamanki gibi Yeğenim Emirhan'ın odasına koydum. Bir süre sonra ne göreyim benim 4,5 yaşındaki yeğen al valizimi Annesiyle Babasının odasına at. Benim odamda kimse yatamaz diye bağrınır halde :))).
Oturma odasında yattım bu seferde tv izlediği için yine o oda onun odası oldu.
Ama yinede güzel geçti. Sağolsunlar.

İzmir'e dönünce ne yazık ki bende sizler gibi biri oldum. Boya, badana, temizlik off ne zormuş yaaa.Salonun yarısını boyadık taş beji. Gelgelelim yan taraf için boya kalmadı almaya gittik boya bitmiş. Bulamazsak yandık. Gerçi bizim salon iki bölüm olmazsa yarısı eski renk olarak kalıcak fıstık yeşili.

12 Haziran 2009 Cuma

Dönüş 13.06.09 st:12,15 SZF - ADB

Tatil bitiyor. Nasipse yarın dönüyorum sevgili İzmir'ime. Eşimle konuşurken dedi ki "İzmir çok sıcak" Buraları serindi. Ama yinede İzmir'in o sıcağını, nemini özledim hemde çok. Burda herşey çok güzeldi. Günlerimiz güzel geçti. Gündüzleri kahvaltı, saat 11,00'de Dizimaxte Medium dizisini izleyerek, Gül'le dedikodu yaparak :) . Bol bol örgü örerek. Yeğenim Emirhan'la - mecburen :(- çizgi film izleyip, akşamüstü parka giderek, gecede Çanakkale Şehitleri Parkına gidip çiğdem yemekle :).

Dönünce haftaya çok işim var aslında evde. Malum temizlik. Birde yaz geldi ya üst kata çıkıyoruz. Oranın temizliği falan eee her zaman tatil olmaz işte olmalı demi.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Alıntı...

7 Haziran 2009 Pazar

Cuma günü






Hala Amasya Merzifon'dayım. Cuma günü öğlen vakti buraya her geldiğimde uğrayıp ziyaret ettiğim Piri Baba Türbesi'ne gittim. Aslında kararsız kaldım gidip gitmemekte çünki sabahtan hava bayağı kapalı ve yağmurluydu. Daha sonra hava açılır gibi oldu bende gitmeye karar verdim. Kimselerin olmadığı sakin ve sessiz sokaklardan geçtim. Piri Baba Türbesinde pek kimse yoktu. Türbeye girerek ziyaretimi yaptım dua okudum. sonrada çıkıp biraz orada oturdum. Ne araba sesi ne çocuk sesi. Sadece huzur vardı. Ordan çıkıp tekrar başka başka sokaklara girdim. Bazı sokaklar çok dardı. Evler birbirine çok yakındı. Ama yinede çok güzeldi.

31 Mayıs 2009 Pazar

Merzifon'dayım




Merzifondayım şu anda ve önümde oturan YeğenimEmirhan ile bunları yazmaya çalışıyorum. Dün Samsun'a geldim uçakla. Kardeşim aldı beni. Havadan Karadeniz'in bir kısmını görmüş olsamda güzeldi. Sonra biraz gezip Merzifon'a geldik. Burası serin ne yazık ki. Ben İzmir'de bavulu hazırlarken yazlık kıyafetler koydum. Son anda ince bir ceket almıştım. Burda işime yarayacak tek giyside o ne yazık ki. Bugün 5.Ana Jet Üssü'ne gittik. Hava kuvvetlerinin 98.kuruluş yıldönümüymüş tören vardı. Piknik gibi ağaçların altında oturduk, yeğenim oyun oynadı. Böyle geçti. Aslında bir sır vereyim mi? İzmir'i çokkk özledimmm.

İlk resim : Merzifon / uçaktan tuz gölünün görünüşü / Samsun'a giderken bindiğim uçak Pegasus - Karşıyaka

29 Mayıs 2009 Cuma

Bir şarkının bana düşündürdükleri


Eski karanlık çağlara ait olan şimdi yaşamayanların anlatıldığı masallar diyarı. Sonsuz gibi görünen ama geceleri korkunçlaşan ve konuşan ağaçlarıyla dolu büyülü ormanlar. Büyük ama kasvetli şatolar. Uzun sessiz ama fısıltılar içindeki karanlık koridorlar. Talihsiz bir şekilde ölen, kalbinin iyiliği kızına geçmiş olan kraliçeler. Üvey annelik hakkını veren kötü kalpli kraliçeler. Ve o kraliçeler tarafından hangi odasında hapis kaldığı bilinemeyen, yüzyıllarca bulunamayan prensesler. İçi hep sevgi ve iyilik doludur ordaki prenslerin. Kalbi kötü kraliçeden pas tutmuştur, küsmüştür yaşlı kralların. Ortalıkta dolanan, yuvarlanan , hatta kralın tacına dokunabilen soytarılar. Bir gözü kralın tahtında bir gözü de kraliçede olan kralın baş danışmanı. Kurulan sofralardan taşan yemekler, meyveler ve bunları göremeyen açlık, sefalet içindeki halk. Hep söz dinleyen, yeleleri rüzgarda uçan illaki beyaz olan atlar.

Bana bunları düşündüren şarkı : Loreena Mckennitt ; Kecharitomene
Resim : Alıntı Loreena Mckennitt albüm kapağı

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bezelye yemeği yapıyoruz :)

Önce önlük takılır.

Sonra bilgisayardan www.dinleyiver.com adresine girilir. Ordan arama motoruna şu grup ismi yazılır Redd ve onlarında dünya adlı şarkısı seçilir son ses açılır son sesle eşlik edilerek yemek yapılır.

*Ayıklanan bezelyeler yıkanır ve süzülür.

*Su ısıtılır.

*Bir orta boy soğan - Lokanta boy olmayacak lokanta boy soğan büyük olur :)

*Soğanlar küçük küçük doğranır yemeklik yani - rendelenmez o zaman sulanır

*Bir orta boy patates alınır oda kuşbaşı kadar doğranır tabii bu kuş kartal, güvercin yada karga başı hatta devekuşu başı kadarda değil yavru bir saka kuşu olabilir.

*4 tane domat alınır oda aynı patateslerin şıkkındaki gibi işlemden geçirilir.

*Soğan ve domatlar birazda salça ile elde ovkalanır ( bknz:ovkalamak;yani elle sıkmak)

*Ateşe oturtulan düdüklü tencerenin içine artık kalbinizi ne kadar sevdiğinize ters orantılı olarak çiçek yağı eklenir.

*Önce patatesler atılır biraz kavrulur ama patates kızartması gibide kızartılmaz.

*Sonra bezelyeler eklenir.

*Bu şıkka gelince şarkı bitti demi ? O zaman hemen elimizi yıkayıp Yüksek Sadakat yazıyoruz şarkıda Ben Seni Arayamam seçiyoruz. Ses biraz daha açılır.

*Ocağa bakın bu arada bezelyeleri unutmayın üstüne mıncıklanan domat ve soğanlar eklenir tuzu eklenir hatta birazda pul biber.

*Üstüne ısıttığımız su eklenir ama bezeleyeleri geçmeyecek kadar.

*Düdüklünün kapağı kapatılır ve düdüğü kaldırılır.

*Şimdi kalan sıcak su ile nescafe yapılır ve bir sigara yakılır.

*Düdüklüden duman çıktımı düdük indirilir. Ocağın altı kısılır ve saate bakılır tam 13 dakika pişirilir.

Umarım güzel olur afiyet olsun.

Yorum bekliyorum :)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Merdiven





Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden


Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak


Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak


Sular sarardı yüzün perde perde solmakta


Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller


Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller


Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer


Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta


Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta




Ahmet Haşim


Resim : Alıntı

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Yazıyorum, siliyorum.

Yazıyorum, siliyorum. Yazıyorum, siliyorum.
Neler yazmak isterdim aslında. Neler var aklımda neler. Başında öznesi olan ama sonuna yüklemini ekleyemediğim. Ya da bulduğum bir yüklemi hangi tekil ya da çoğul kişiye, nereye, kime bağlayacağımı bilemediğim. Yazabilmek için küçük küçük, kendimce bana ilham verenler vardır. Bu ya bir resimdir, fotoğraftır alır beni içine çeker.
Ya da bir şarkının bir nağmesi alır beni götürür ya bir çöle savurur, ya da bir dağın zirvesine çıkarır. Ben buraya nasıl gelmişim? Neresi burası demeden başka bir nağmede alır beni en eski hatıralara, anlara çıkarır ansızın bir daracık sokaktan koskoca bir meydana çıkar gibi.
Bazen tamam diyorum yazıcam. Konum belli, müziğimide seçmişim sağolsun kelimelerde birer cümle haline girmiş hazırol vaziyette beni bekliyorlar. Oturuyorum bilgisayarın başına yazı yazacağım sayfamı açıyorum. Parmaklarım klavyede büyük harfle başlamaya hazırım. Hopp kelimeler, cümleler yok olmuşlar. Hadi diyorum gelin saklambaç oynamanın zamanı değil. Nedense ebe olanda hep benim aramaktan, sizi bulamamaktan ve sobelenmekten bıktım. Ama yok yok yok. Gelmiyor bir şey aklıma. Sanki hafıza kaybına uğramışım. Elim çenemde rasgele bir harfe basarak aynen şöyle llpkşjkklpppğğğğ bekliyorum. Ama ne gelen var ne de gelen. Aslında bir önceki cümlenin sonuna giden yazmak uygundu fakat onlar zaten gittiği için o anda orda olmayan için ordaymış gibi yazmak olmazdı. Bir saniye yaa ben ne yazdım en son. Ekrana bakmıyorum ki garip bir cümle kurduğumun farkındayım ama nasıl kurdum?
İşte şuncacık paragrafta geçen kelimeler, cümleler çok şükür ki asıl yazmak istediklerim kaçarken yakaladıklarım.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Öylesine...

Sabah kızarmış ekmek kokusunun çayı karıştırırken çıkan kaşık sesine karışması...
İğde ağacı kokularıyla geçen sessiz bir öğleden sonra uykusunun çiçekten bal almaya çalışan arının vızıltısıyla kesilmesi...
Yaz sıcağında, öğle uykusunun mahmurluğunu buz gibi bir dilim karpuzla atmak...
Bir bahçenin önünden geçerken duyduğun sardunya kokusu...
Fırından yeni çıkmış ekmeğin köşesine sürülen yağın erimesinin unutulmaz tadı...
Bir sandalın kenarına oturarak bacaklarını denize sallamak...
Akşama doğru ise ortalığı saran biber kızartması kokusu...
Gece duvarın üstüne oturup çiğdem yemek, öylesine lak lak etmek...

15 Mayıs 2009 Cuma

Dünyaaa yenidennn dönüyorrrr



Aslında başka bir yazı yazmak istiyordum. Daha doğrusu bir yerde okuduğum bir yazıyı yayınlamak istiyordum. Sayfa açılıncaya kadar geçen sürede dinlemekte olduğum şarkınında etkisiyle fikrimi değiştirdim. Birde nedense pek bi ağlamaklı oldum şu son saatlerde yine :(

Aslında ben böyle biri değilimdir. Sıkıntının, üzüntünün o insanı kendinden eden, kaybettiren sonsuz uçurum kenarlarım yoktur mesela. Benim dünyam düzdür, yuvarlak değil. Yuvarlak olursa yine kendime başladığım noktaya ulaşacağımı düşünürüm. Bir abimiz bir gün bana şöyle demişti "Geri gitme daima ileriye git" aslında bir nasihat verme anında dememişti bunu. Evlerinin bahçe kapısını açarken aklıma başka bişi gelmiş geri dönmek için adım atmıştım işte o zaman bana bunu demişti. Sonra bunun bir nasihat olarakta kullanılabileceğini fark edip gülmüştük.

Ben bu düz dünyamda kendime öyle tepeler, çukurlar, dağlar oluşturmam. Ama bazen dışarıdan gelen kar, yağmur, güneş, toprak kaymaları gibi olayların yaratabileceği afetler olmuyorda değil dümdüz dünyamda. Kocaman bir nefes alıp bu olayların hayatımda, ruhumda, vücudumda bana ileride sıkıntı açmamasını sağlamaya çalışırım. Biliyorum ki bu gibi olayların sonunda -eğer sağ olurda yaşarsam- Eşim'i sevdiğimi anladığım 62 nolu belediye otobüsündeki an gibi, yağmurdan sonra oluşan gökkuşağını gören şanslı insanlardan olduğumu düşünüp beni gülümseten anlardaki gibi çarpmayacak kalbim. Yada bir komşunun pişerken kokmuştur diye düşünerek getirdiği kurabiyenin tadını, hep beraber kurban bayramında yenilen kavurmanın tadını alamayacak kadar tatsız bir doktor diyeti yerine geçecek.

Ben ne anlatıyordum? Ne anlatacaktım? Haydaa unuttum şimdi. Sanırım yazmadan önce fark ettim ki kendi yarattığım düz dünyamda bir uçurum kenarı keşfettim. Ordan bir an önce uzaklaşmam lazım. Gerçi yazarken uzaklaştığımı hissediyorum sanki. Bu son cümleden sonra bayağı ne yazsam acaba diye bir bekleme süresi geçirdiğimi fark ettim. Sanırım sıkıntım geçti, bende biraz sakinleştim. Eh hadi bakalım iyi geceler.


Beni bunları yazmaya sürükleyen şarkı : Redd - Dünya
Resim: İzmir Kemalpaşa Halilbeyli -Boşnak -Köyü (Annem'in doğduğu köy)


12 Mayıs 2009 Salı

Çöl gülü



Issız çöllerde esen sam yeli kumları hafifçe savurmaya başlamıştı.Toz bulutları arasından yeleleri savrulan simsiyah arap atıyla ortaya çıkan bedevi gözlerini kısarak sonsuz çöle baktı. Görmeye çalıştığı neydi acaba? Burdan sonra gideceği yer ona nasıl bir oyun oynayacaktı ? Issız çöl kadar büyük ve onun kadar da ıssız kalbini dolduracak siyah sürme gözlü bir kız mı?


Daha fazla düşünmeden atını sürmeye başladı bedevi. Yaklaşan akşamla beraber gittikçe kuvvetlenmeye başlayan rüzgar çöldeki kumları havalandırmaya başladı. Yaklaşan kum fırtınasında kalmamak için sığınacağı bir yer bulması gerekiyordu. Yakınlarda eskilerden kalma yıkıntılar olduğunu hatırladı ve atını oraya doğru sürmeye başladı. Çok geçmeden yıkıntıları bulup daha fazla toz bulutu altında da kalmamak için güvenli bir sığınağa kavuştuğunu düşünüp içeri girdi bedevi. Atından atlayıp onun eyerini çözüp rahat bıraktı. Kendiside bu korunaklı yerde saklanan kimbilir kaçıncı kişi olduğunu düşünüp uykuya daldı.

Bir süre sonra nerden geldiği belli olmayan bir takım sesler uykusuna karışmaya başladı. Gelen sesler atındanmı yoksa dışarıdanmıydı çıkaramıyordu. Belkide çölde esen rüzgar ona uzaklardan bir takım sesler getiriyordu. Bir hızla gözlerini açtı. O karanlık içinde gördüğü dolunay ile içeri dolan ışıktı. Kum fırtanısı dinmiş, tüm çöl sanki dolunayla kaplanmıştı. Az ilerisinde de uykusu arasında duyduğu seslerde yavaş yavaş yaklaşmaktaydı. Kulak kabarttığında konuşanların hararetle birbirlerine bir şeyler anlattığını anladı.Bu konuşmaların konusuna göre yakınlardan geçen bir kafileden bir yolcunun kaybolmuştu. Fakat bu yolcunun kayıp mı yoksa kaçırılmış mı yada kim olduğunu anlayamadı. Yavaşca atını eyerleyen bedevi ses çıkarmadan ordan ayrılıp hararetle konuşanlardan ters yöne doğru atını yavaşca sürmeye başladı ve onlara görünmeden ordan ayrıldı. Konuşanlardan pek etkilenmemişti çünki her zaman çöldeki kafilelerden kum fırtınası çıktığında kaybolan yada türlü nedenlerle kaçırılanlar olurdu.


Şimdi dolunay çöl üzerinde ona o kadar güzel ışıklar sunuyorduki bedevi bunu izlemenin daha güzel olduğunu düşünmeye başladı. Ancak yinede çölün gündüze göre çok kesin bir şekilde kendisini hissettiren soğuna rağmen bir an ürperdiğinide hiseeti. Çölde doğup büyümesine karşın bunca senede buna alışmak onun için her zaman zor olmuştu.Hele hele annesini kaybettikten sonra. Kendisini ısıtmak için sokulacak yegane kadın da ölünce hayat onun için bambaşka bir anlam almış kalbini çöl kadar büyük bir boşluk kaplamıştı. Bu düşüncelerle yol alırken atının huysuzlandığını geç fark etmişti. Atı sanki onu daha fazla taşımak istemiyor gibiydi. Önünde sanki aşamadığı bir set vardı. Bedevi bunu fark ettiğinde atından indi. Önünde yere yan yatmış ölmek üzere olan atı gördü. Ve birden kendisininde bir kum çukurunun kenarında olduğunu gördü. Aşağıya doğru baktığında da bir karartıyı fark etti. Sonra da atının heybesinden ipini çıkarıp ipin bir ucunu atına bağladı diğer ucunuda dikkatlice aşağıdaki karartıya doğru uzatmaya çalışarak dikkatlice aşağıya kaymaya başladı. Aşağıda hareketsizce yatan karartıya doğru seslenerek ipi tutmasını istedi. Yerdeki karatıdan bir süre cevap gelmedi. Bedevi tekrar yardım etmek istediğini yenileyerek seslendi. Bir zaman sonra aşağıdaki karartıdan önce bir öksürük sonrada bir takım boğucu sesler geldi. Kendisine uzanan ipi tutmaya çalışırken hareket edince biraz daha kaydı. Bedevide iple atını çekerek biraz daha aşağıya doğru uzandı. Karartı son anda ipi yakaladı ve yine aşağıya doğru biraz daha kayarken at bu çekme işinden dolayı önce huzursuzlandı sonrada sahibinin kendisine emir vermesiyle başını geriye doğru anlamış bir ifadeyle kaldırarak yavaşca geri geri gitmeye başladı. Ve bir süre sonra aşağıdaki karartıyı yukarı çıkarmayı başardılar. Yabancı yukarıya çıkınca hemen ayağa kalkmaya çalıştı ayaklarının üstüne kalkmaya çalışırkende tekrar yığılıp kaldı. Bedevi hemen yaralı olduğunu düşündüğü yabancının başına elinde su ile koşup suyu içirmek istedi. Yabancı sanki yüzyıllardır susuz kalmış gibi su kesesini kaparak kana kana içmeye başladı. Suyu içip ayaklarına derman gelince hemen yerde yatan atına doğru koştu. Atı ölmüş ve kendisini yalnız bırakmıştı. Bunu fark eden yabancı atına kapanarak ağlamaya başladı. Bedevi yabancının elini kavrayarak onu ordan uzaklaştırmaya çalıştı. Bu çok zor olmuştu ama yinede başarmıştı. Çünki yabancı atından ayrılmak istemiyordu. Bedevi atına ikisinin beraber binmesini emredici bir ses tonuyla ileterek yabancıdan kendisine itaat etmesini istedi. Yabancı bir karşılık vermeden kendisine söyleneni yaptı. Bedevi yabancıyı atın üstünde önüne oturttu ve atını sürmeye başladı.


Bedevi önündeki yabancının kim olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini merak ediyor fakat önündeki yabancının bitkin halinden dolayı bir şey söyleyemiyordu.İkisi ıssız çölde yol alıyor dolunayda onlara yol gösteriyordu. Bedevi sabahın ilk ışıklarıyla kendi kabilesine varabileceğini ve sorularınında orda cevap bulabileceğini umarak yoluna devam etti...



Resim : Alıntı.

10 Mayıs 2009 Pazar

Cumartesi


Cumartesi günleri eşimin en sevdiği günlerdendir.
Tatil demektir ertesi gün, eve erken gelmektir, koca bir demlik dolusu içilecek çay demektir ve bol bol şekerleme yapmaktır.
Ama dün bu kuralı bozduk ve iş çıkışı saat 15,30 gibi Konak'ta İzmir'de meşhur bir buluşma yeri olan- ki daha bunu okurken tüm İzmir'lilerin ağzından çıktığını duyduğum - YKM mağazasının önünde buluştuk. Ordan Konak iskelesine gelip Karşıyaka'ya geçmek için vapura bindik. Aman Allah'ım vapur nasıl kalabalıktı dışarıda oturduk biz. Dalga çoktu ara ara vapura çarptı ama biz ıslanmadık. Sonrada Karşıyaka Çarşısına girdik. Nedense biz hep ana caddeyi gezerdik. Bu sefer dedik ki yan sokaklarada girelim dolanalım. Ne kadar güzelmiş aslında oralarıda. Yemeğimizi yedik yine dolandık. Sonra taşınacağı için kumaşlarında ucuzluk yapmış olan bir mağazaya daldım ben. Ne kumaşlar vardı hem de metresi 1 Lira, 2 Lira falandı. Ben 2 mt. üzeri simli batik vişne rengi tonlarında bir kumaş aldım. Niyetim şimdilerde pek moda olan uzun beli lastikli eteklerden istiyorum. Bu kumaşda pek uygun. Gerçi Didim'e gittiğimde Annem'e diktiririm artık. Benim dikiş makinam yok :(

Karşıyaka'dan Alsancak'a giden vapura atladık. Vapur gençlerle doluydu cıvıl cıvıldı. İzmir gençliği hafta sonu Kordon'a akıyordu. Niyetimiz arabayla gelmediğimiz için bir yere oturup biraz içmekti. Bizde Eko Pub'a oturduk. Hava esiyordu zaten orasıda denize karşı boğaz gibi yerde iyice esiyordu ama dışarısı çok kalabalıktı. Biraz bira içtik tabii ben pek içmediğimden havanında etkisiyle başım dönmeye başladı ama yinede çok güzeldi. Sonra ordan çıkıp Kıbrıs Şehitleri Caddesini gezip eve döndüğümüzde saat 22,00 olmuştu.

8 Mayıs 2009 Cuma

Mamografi muayenesi



Bugün bir arkadaşımla mamografi muayenesinde yanında bulunmak için buluştum. Beraber özel bir hastanede muayene ve mamografi çekimine gittik. Arkadaşımın muayenesi yapılırken orda bulunan mamografi ile ilgili broşürleri inceledim. Alt paragrafta da broşürlerde yer alan ve bilgilenmemiz gereken bu muayeneden bahsetmek istiyorum.


Mamografi, meme muayenesi esnasında memede şüpheli bir kitle bulunması durumunda bu kitlenin yerinin ve niteliklerinin belirlenmesi amacıyla yardımcı bir tanı testi olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bununla beraber meme kanseri açısından hiçbir risk faktörü bulunmayan, hiçbir şikayeti olmayan ve yıllık yapılması önerilen meme muayenesi normal bulunan kadınlara da belli aralıklarla meme kanseri tarama testi olarak rutin mamografi önerilmektedir. Mamografi "normal" olarak rapor edildiğinde gerçekten bir sorun olmama ihtimali %90'lara varmakta, bu da mamografinin ne kadar etkili bir tarama testi olduğunu göstermektedir. İşlem esnasında belli miktarda bir radyasyona maruz kalınsa dahi mamografinin erken tanı açısından önemi düşünülürse, alınan bu radyasyon dozunun ihmal edilebilecek kadar düşük olduğu söylenebilir.
Bu aşamada öncelikle belirtilmesi gereken bir konu mamografi incelemesine mutlaka dikkatli bir meme muayenesinin de eklenmesinin erken tanı olasılığını artırma açısından son derece önemli olduğudur. Bu meme muayenesi bu konuda tecrübeli bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı tarafından veya bir Genel Cerrahi Uzmanı tarafından gerçekleştirilir. Rutin Mamografi Ne Sıklıkta Yapılmalıdır?
Günümüzde tarama amaçlı mamografinin meme kanseri açısından risk faktörü bulunmayan kadınlara 40 yaşında başlanması, 50 yaşına kadar 2 yılda bir, daha sonra yılda bir uygulanması önerilmektedir. Her yıl yapılan rutin jinekolojik muayeneler esnasında yapılan meme muayenesinde bir sorun saptanması durumunda veya kadının her ay kendi yaptığı meme muayenesi esnasında bir sorun saptaması ve bu sorunun doktor muayenesiyle doğrulanması durumunda mamografi yenilenir.
Otuz yaşından daha genç olan kadınlarda bir yandan meme dokusunun yoğun olması nedeniyle görüntülemenin zor olması, öte yandan meme kanseri görülme olasılığının oldukça düşük olması nedeniyle bu yaş grubundaki kadınlara rutin mamografi önerilmez. Genç bayanlarda meme dokusundaki sorunlar genellikle meme muayenesi ve meme ultrasonografisiyle aydınlatılır.
Ailesinde meme kanserli birey bulunan veya meme kanseri geliştirme açısından çeşitli risk faktörleri olan kadınlarda rutin mamografi aralıkları Genel Cerrahi Uzmanı'nın belirlediği şemaya göre uygulanır.Mamografi, mamografi cihazı adı verilen özel bir röntgen cihazı yardımıyla her iki memenin sıkıştırılarak çeşitli seviye ve kesitlerde filmlerinin alınmasından ibaret bir incelemedir. Mamografi esnasında meme dokusunun sıkıştırılmasının amacı daha nitelikli görüntüler elde etmek ve kadının alacağı radyasyon dozunu en düşük seviyeye indirmektir.
Elde edilen röntgen görüntüleri daha sonra bir Radyoloji Uzmanı tarafından değerlendirilir ve bulguların ve önerilerin yer aldığı bir rapor düzenlenir.
Radyoloji Uzmanı değerlendirmesini yaparken genellikle önceki yıllardaki görüntüleri de dikkate alır. Bu nedenle mamografi filmlerinin ve raporlarının düzenli olarak muhafaza edilmesi ve Radyoloji Uzmanına sunulması son derece önemlidir.
Meme protezi olan kadınlarda mamografi ile görüntü elde etmek zordur. Bu durumlarda inceleme genellikle Manyetik Rezonans (MR) ile yapılır.


Resim : Nuri İyem - kadınlar




6 Mayıs 2009 Çarşamba

Yıldönümümüz


Bembeyaz gelinlik, şık bir smokin, mis kokulu çiçekler,
Bir iki damla gözyaşı mendillerde saklanan,
Küçük gelin kızlar ellerinde çiçeklerle etrafta koşuşturan,
Çekinelisi atılan adımlar ilk dansla.
Günün ilk ışıklarıyla başlayıp, hiç bitmesin istenen
O mutlu anlar, kalıcı fotoğraflar bir mutluluğun ortakları.

5 Mayıs 2009 Salı

Zafer Yolu - Seabiscuit



Açıkçasını söylemek gerekirse bir film eleştirmeni değilim. Fakat bu akşam izlediğim bir film beni gerçekten çok etkiledi. Adı Zafer Yolu. 1930'lu yıllarda gerçekten yaşamış ve o zamanlar umutsuzca yaşayan Amerikan halkı için büyük bir umut kaynağı olmuş SeaBiscuit adlı atın hayatı. Yaşamı boyunca karşılaştığı sıkıntılarla sürekli olarak acı çeksede bu acılardan umutla nasıl kurtulunabileceğini kanıtlamış mükemmel bir yarış atı. Şahsen atları severim ama at yarışı izleyebileceğim bir yarış değildir. Fakat atın doğumundan itibaren kenarı atılmış yaşamı, herkese bir hak daha tanınmalıdır felsefesinden yola çıkılarak ruhunun derinliklerinde saklı kalmış kaabiliyetini gözler önüne sermesini sağlamıştır.


İzlemenizi tavsiye ederim.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

1 Mayıs










Bugün 1 Mayıs emeğin ve işçinin bayramı.
Bende yürüyüşe katılmaya karar verdim fakat benimle yürüyüşe gelecek kimse yoktu. Sonra iki kuzenimde sağolsun beni yalnız bırakmadılar ve her ne kadar ikiside biraz tırsak olsalarda geldiler. Önce İzmir Konak Meydanına indik. Konak Pier'in önünde yürüyüş alanına girmek için bekleyen grupların arasına sızdık. Konak'tan Konak Pier önüne çıkılan köprünün ucuna geldiğimizde içeriye girip girmemek arasında bocaladık. Sonra kalabalık hareket edince bizde üst geçide çıktık. En güzeli biraz bekleyip önümüz açılınca koşa koşa diğer yürüyüş alanına varmaktı. Cumhuriyet Meydanındaki polis arama noktasından geçtik ve içeriye girdik. Burda kuzenlerimle bir anlaşma yaptık. Eğer olay çıkarsa kimse kimseyi aramayacak doğruca otobüse binip Teyzem'e gidecek. En iyi planımız buydu.

Biz bir gruba bağlı olmadan aralardan yürüdük ve ara sıra kendimizce sloganlar attık.
Emekçi ev hanımları diyerek 3 ev hanımı slogan attık. Çok çeşitli gruplar vardı. Cinsel istismara son grubu - Kesk - Disk - Halk sen - Liseli umut - Sonuna kadar feminizm gibi isimlerde gruplar. Son bir polis arama noktasınıda daha olaysız geçtikten sonra Kordon'da Gündoğdu Meydanına kadar yürüdük ve konuşma yapılacak alana girdik. Orda biraz oyalandık, kah İzmir Marşına eşlik ettik kah çökertme şarkısıyla çoştuk.

Yürüyüş bizim şahit olduğumuz kadarıyla - ki haberlerde de izledik - tatsız hiç bir olay yaşamadan bitti. Eh İzmir farkı bu olmalı ;)





1 Mayıs 2009 Cuma

buralardayım



Buralardayım.
2 sene önce bugün işten ayrıldığımdan beri ilk defa dün bir iş için başvuruda bulundum. Bu krizde kim eleman alıyor diyebilirsiniz bir devlet hastanesinde çalışabilmek için sınava girdim. 500'e yakın kişi vardı başvuran ve alınacak personel sayısıda 75 . Bizi sınava tabi tuttular. Gerçi pek umudum yok açıkçası ama yinede işi bana haber veren kişiye ayıp olmasın diye gittim. Umudum yok anlarsınız böyle yerlerde mutlaka torpil döner. O torpil döner ama nedense bir türlü bize çarpmaz. Ah keşke çarpsada bir işe yarasa demi? Hazır hastane bahçesindeyken hemen acilden işe başlayıverirdim. Yinede umut ya bugün dışarı çıkarken ararlar belki diye ev telefonumu cep telefonuma aktardım.
Ne yazıkki arayan olmadı. Hatta cevapsız aramam bile yok :(

Lucky'den hala haber yok. Bu yazıdada araya sıkıştırıvereyim dedim. Artık geceleri saat 02,00 gibi dışarılara çıkıp onu aramaktan devriye gezen polislerimiz uyuz olmaya başladılar. Biz gezerken sözde bir sokağa bakarmış gibi durup yanlarından geçmemizi bekliyorlar. Bizde selam verip devam adiyoruz yolumuza. Her havlamada duruyoruz canım Lucky'nin sesine benziyormu diye ve o sesi dinliyoruz. Ama ne yazıkki onun o tok havlamasını duyamıyoruz.
Bu arada 1 Mayıs Emek ve İşçi Bayramımız kutlu olsun.
Yürüyüşe katılmayı, slogan atmayı ama cop yememeyi çok istiyorum. Olaylar çıkar diyede Annem, arkadaşım beni arayıp gitmememi istediler. İstesemde gidemiycem sanırım çünki yarın Teyzem'e gidicez yaprak sarmaya. Eh artık onun bahçesini bırakıp aşağıya inmeyi canımın istiyeceğinide pek sanmam. Haa aşağıya derken İzmir'de böyle deriz biz. Konak, Kemeraltı - ki bunlar semt ismidir - deniz seviyesinde olduğu ve oturduğumuz yerlerden aşağıda kaldığı için. Aşağıya inmek diye bahsederiz.


Resim : İzmir Saat Kulesi / Eski İzmir resimleri nostalji