27 Haziran 2009 Cumartesi

Masa da masaymış ha/ Edip Cansever


Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu

Bakır kâseye çiçekleri koydu

Sütünü yumurtasını koydu

Pencereden gelen ışığı koydu

Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

Adam masaya

Aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu

Adam masaya onları da koydu

Üç kere üç dokuz ederdi

Adam koydu masaya dokuzu

Pencere yanındaydı gökyüzü yanında

Uzandı masaya sonsuzu koydu

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür

Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu

Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever


Masalar neler taşır değil mi?
Benim de şu anda yazılarımı yazdığım masamın üstü dolu. Bilgisayarım var, ev telefonumuz, not defterim, mavi ve mor simli yazan tükenmez kalemlerim, intenette bir sitede gördüğüm eteğin ölçüsü için kullanıp masaya bıraktığım mezure, önce takıp sonrada sıkılıp çıkardığım kolyem, parmağıma o anda ağır gelen bir yüzük. Bazen su dolu bir bardak, yenilmek için bekleyen meyve dolu bir tabak, yine internette gördüğüm bir modeli çıkartmak için tığ, yün veya örgü şişi.

Resim : Şeker Ahmet Paşa - (1841-1907) Türk

26 Haziran 2009 Cuma

Bu böyle



O zor günler solan güller eskidendi.
Geçti!
O zaman aşık olduğum rüzgarlar esti esti.
Geçti!
Geriye sadece yarım yarım sevgiler,
Yüzüme inceden uzun uzun çizgiler..
Öznesi kalan süresi kalan cümleler
Yalan dolan cümleler kaldı.
Aşk seni bulabilir de, uzakta durabilir de
Samimi oluyor derken mesafe koyabilir de
Bu böyle vurabilir de, ilgisiz durabilir de
Onu sana katıyor derken tuzaklar kurabilir de
Bu böyle.

25 Haziran 2009 Perşembe

NOOLURR SADECE BİR KAP SU




Havalar çok sıcak malum yaz geldi.
Bizler susadığımız ve içimiz yandığı zaman buzdolaplarımızdan, soğutuculardan, sebillerden soğuk suları lıkır lıkır içiyoruz. Ne güzel demi.
Birilerinden beklemiyoruz. İçimizden "ahh ahh birinin kafası çalışsada bize bir yudum su verse" diye beklemiyoruz.
Amaaa sokakta gördüğümüz bazen taşla bazen de peşinden koşarak kovalanan kedicikler, köpekçikler, kuşlar ne yapsın?
Onlarda can gelin
NOLLLURRRR SADECE BİR KAPTA ONLARA SU KOYUN.
Kabın nasıl olacağı önemli diil. Yoğurt, dondurma kabı farketmez. Onlar buna bakmazlar.
Hatta öyle ki bazen kap bulamadığım zaman eğer bir köpek gördüysem çoktur şişeden su döküp elimle içirdiğim. Sakın elim pislencek diye düşünmeyin. Zaten dışarıda yeteri kadar pisleniyor ellerimiz. Kapılardan, kağıt paralardan, otobüste falan.


LÜTFENN SADECE BİR KAP SU.

Özel Hayatımızda Güvenlik...

AŞAĞIDAKİ BİLGİLERE İHTİYAÇ DUYMAMANIZ DİLEĞİ İLE ..

Son yıllarda;
çocuk veya yaşlı fark etmez, gün içinde saldırıya uğrayan, kaçırılan veya öldürülen kurbanların sayısının artmasından dolayı…
Ülkemizde ve özellikle de İstanbul’da durum farklı olmadığı için….
Lütfen bir göz atıp, Sevdiklerinizin güvenliği için sevdiklerinizle paylaşınız.

Dirsek
1)Vücudun en sert ve dayanıklı bölgesi olduğu için en iyi silahınız dirseğinizdir,
Kullanacak kadar yakınsanız, dirseğinizi savunma silahı olarak kullanınız.

Cüzdan
2)Hırsız sizden cüzdanınızı istiyorsa, CÜZDANI ONA VERMEYİNİZ.
Bunun yerine, cüzdanı uzak bir yere fırlatmayı deneyiniz.
Hırsız sizden çok cüzdanla ilgilenirse, TERS İSTİKAMETE DOĞRU hızla kaçınız.

Bagajda kilitli kalırsanız
3)Herhangi bir şekilde bir arabanın bagajında kilitli kalırsanız, ayağınızla arka farları kırıp çıkartmaya çalışın.
Oluşan boşluktan elinizi dışarı çıkarıp elinizi sallayarak dikkat çekmeniz mümkün olabilir.
Aracın şoförü elinizi göremez, fakat arkadan gelen araçları sizin zor durumda olduğunu fark edebilir.

Bayan Sürücüler
4)Özellikle bayan sürücüler, iş çıkışı, alışveriş v.b. faaliyetlerden sonra, arabalarına binip bir şeylerle uğraşma eğilimindeler.
(çanta düzeltme, makyaj tazeleme,
cüzdan yerleştirme, fatura kontrolü gibi).
BUNU YAPMAYINIZ.
Bu zaman, kötü niyetli kişilere aracın sağ veya arka koltuğuna binip, başınıza bir silah tutma zamanı ve imkanı verir.
Aracınıza biner binmez kapıları kilitleyip, HEMEN hareket ediniz.

Araca Binerken
5)Aracınıza park yerlerinde veya evinizin önünde binerken dikkat etmeniz için birkaç öneri :

a) Aracınıza binmeden sağınıza, solunuza,arkanı za, ön ve arka koltuklarına ve yerlerine bakarak, etrafı şüpheli durumlar-kişiler için kontrol edelim.
b) Şayet aracınızın yanına büyük bir kamyon veya Tır park etmişse, aracınıza şoför kapısından değil, yan kapıdan giriş yapınız.
Birçok seri katilin, kurban kendi aracına binerken, kurbanlarını büyük araçların içine çektikleri tespit edilmiştir.

c) Aracınızın yanına park etmiş olan aracın yan koltuğunda tek başına bir erkek oturuyorsa, belki alışveriş merkezine geri dönmek, sonra geri gelmek veya bir güvenlik görevlisinin sizi izlemesini rica etmek uygun olacaktır.
Unutmayınız ki, temkinli olmak, pişman olmaktan daha iyidir.
Hatta paranoyak olmak, ölmüş olmaktan daha iyidir!

Asansör
6)Merdivenleri kullanmaktansa, asansörü tercih ediniz.
Issız merdivenler ve merdiven boşlukları her tür suç ve şiddet için uygun mekanlardır. (özellikle de geceleri.)

Silah
7)Saldırganın bir silahı varsa ve siz onun kontrolü altında değilseniz, KAÇINIZ.
Onun sizi kaçarken vurma ihtimali 100 atışta 4’dür.
Vursa bile, kurşunun yaşamsal bir organa gelme ihtimali daha da düşüktür.
Koşarak kaçınız, hatta yapabilirseniz, zig zag çizerek kaçınız.

Duygusallık
8)Bayanlar olarak çok duygusal ve sempatik yaklaşımlarımız olmaktadır.
Bu devirlerde BUNDAN VAZGEÇİN.
Bazı seri katiller bunu kullanmak için, ayağı kırılmış, bastona ihtiyacı olan, sakat kişiler rolünü oynamaktadır.
Aracına binmesine yardımcı olmanızı isteyebilir ve orada sizi yeni kurbanına çevirebilir.

Kapıdan Satışlar
9)Kapıdan pazarlamacılar sizin kapınızda size yeni bir parfüm, deterjan vb.. yeni bir ürünü test için koklamanızı isterler,
SAKIN YAPMAYIN, KOKLAMAYIN.
Ayıldığınız da ( eğer ayılabilirseniz. !) belki soyulmuş olacaksınız, belki de iç organlarınız olmayacak,

İlginç
10)Son bir güvenlik uyarısı daha :
Son zamanlarda katil veya hırsızlar, kurban seçtikleri ve yalnız olduklarını bildikleri bayanların kapısının önüne, bebek veya çocuk ağlaması kaydedilmiş teypler bırakıyormuş.
Bu sesi duyan bayanlar meraktan veya merhametten kapıyı açtığında saldırıya uğrayabilirler.
Lütfen her tür olağandışı ses, gürültü v.s.’de MUTLAKA ÖNCE YARDIM ÇAĞIRINIZ.

Paylaşmak Güzeldir…
Lütfen bu bilgileri, kendilerinde endişe yaratmadan, ama konuya yeterince önem ve ciddiyeti vererek, sevdiklerinizle ve hatta çocuklarınızla paylaşınız.
Maalesef her geçen gün daha güvensiz ve tehlikeli bir dünyada ve şehirde yaşadığımız için, eşlerimizi, arkadaşlarımızı ve çocuklarımızı korumak için onları bilinçlendirmemiz ve farkındalıkları nı arttırmamız gerekiyor.

Alıntı

22 Haziran 2009 Pazartesi

Yoorrgguunnuumm


Çok ama çok yorgunummmm. Malum gezdim, dolaştım şimdi de geldiğimden beri boya, badana, temizlik bitmek bilmiyor. Aslında bitiyor gibibu hafta ama bende bitiyorum. Eee bu yorgunluk nerede atılır pekiii? Didim'deeeee. Şöyle deniz kenarında olucam, denize giricem çıkıcam biraz da yatıp uyucam ohhh. Annem'le beraber giderim denize genelde. Didim'de Altınkum Plajında gireriz denize. Denize karşı durunca sol uçtaki yerde bahçesinde ağaç olan bir ev vardır. Tam onun önünde gireriz. Öğleden sonra o ağacın gölgesi çok güzel olur. Ben genelde denize girince fazla duramam. 15 - 20 dakika kalıp çıkarım. Ama Annem aman Allah'ım ben 3 kere denize girer çıkar kururum falan O hala denizde olur. En büyük yardımcısı elinden bırakmadığı makarnası ile sırt üstü yüzer yosunları sevmez biraz da yosunluk yerler vardır oraları makarnasını sırtının altına alarak sırt üstü yüzerek geçer. Annem yüzme bilmez ama sırt üstü yüzer :). Bazen de denizin içinde bir şeyler ararcasına suya bakar neymiş balıkları izliyormuş :). Tabii bu kadar zaman denizde kalınca yoruluyor. Denizden çıkınca bir yatar horluyarak uyur. Çok gülerim o zaman O'na. Akşam oluncada derki "Kollarım, sırtım çok ağrıyor neden acaba?" Bende derimki "Neden olucak kaç suda kalıyon elbette ağrır". Yaaa denizi özledimmmm. bu hafta gidemem malum yaz geldi evlenen evlenene hiç bitmiyor düğünler. En iyisi haftaya gitmek bakalım.

Resim : Aydın Didim Altınkum Plajı
Müzik : Bob Sınclar - Love Generation
Uzanın kumlara takın müzik çalarınızı bu şarkıyı dinleyin Off.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Cennet bahçeleri


Çeşmelerinden içimi hoş sular akar o bahçelerde,
Bir yudum içseniz bile geçer günlerce çöllerde susuz kalmış haliniz.
İçinde her tür ağaç barınır o bahçelerde,
O ağaçların altından geçerken güneş yüzü göremezsiniz.
Bir ağacın gölgesi bile bir yaz mevsimini geçirecek kadar kocamandır.
Daha önce hiç görmediğiniz, adını, tadını bile bilemediğiniz
Her ağacın meyvesinden bir kere ısırmak bile yeter
Kıtlıktan çıkmışcasına aç olduğunuzu hissettiğinizde.
O bahçelerde o kadar güzel hayvanlar dolanır ki ortalıkta
Sizi sırtınıza alıp gezdirmek isteyen tek boynuzlu beyaz atlar
Tüylerindeki renkleri bile bilemediğiniz rengarenk tavuskuşları.
Bir çiçek tarlası açılır önünüze ansızın
Ne kokusunu duymuşsunuzdur ne de isimlerini bilirsiniz
Değişik değişik kimi narin, küçük kimi dev gibi insanı yutar.
Bir yağmur yağar aniden şakır şakır
Ama ne bir bulut vardır gökyüzünde, ne de ıslanırsınız
Ağzınıza gelen damlalardan anlarsınız ki gülden tadı şekerden şerbet.
Gökyüzü ne mavi ne yeşil ne de gridir
Gönlünüz neyse o anda odur baktığınız her yer.
Ne önünüzde uzun taşlı bir yol, ne de yumuşak bir halı vardır
Ayaklarınız yerden kesilmiş uçuyorum sanırsınız
Aslında uçmuyorsunuzdur yanınızdan geçiyordur
Düşledikleriniz, hayalleriniz, sevinçleriniz, sevdikleriniz.
Sıkıntı nedir? Zarar verir mi? Isırır mı? Sever mi? Güler mi?
Korku nedir kötülük nasıldır? Bilinmez.
Ellemi tutulur bir balta ucundadır yoksa dipsiz karanlık bir kuyumudur?

Resim: Alıntı
Yazarken bana ilham veren müzik: Loreema McKennitt La Serenissima

17 Haziran 2009 Çarşamba

http://www.uyaneygozlerim.com

















Uyan ey gözlerim gafletten uyan!

Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan


Ben İzmir İmam Hatip Lisesinden mezunum. 3 sene ortaokul 4 senede lise toplam 7 yıl.Her ne kadar okuduğum okul dini bir okul olarak anılsada benim okuduğum o yıllarda böyle şimdiki gibi zıt kutuplaşmalar yoktu.
Edebiyat, matematik, fizik, kimya, beden eğitimi, müzik, resim gibi dersler yanında meslek dersi olarak belirtilen Kuran-ı Kerim okuma, fıkıh, tefsir, hadis, kelam gibi derslerde gördüm. Babam'ın bir yolculuk esnasında tanıştığı bir adamdan dini yönden aldığı bilgilerin etkisiyle bu okula yazdırıldım.
Liseden çıktıktan sonra içine girdiğim ortamlarda ilk anda mezun olduğum liseden bahsetmedim hiçbir zaman. Önce insanların beni tanımasını istedim. Çünki mezun olduğum okulu söylediğimde karşımdaki kişilerin tepkisi hep negatif oldu.
İlk zamanlar her ne kadar Babam'a kızsamda beni o okula gönderdiği için sonradan çok dua etmeye başladım hem Babacığıma hem de buna vesile olan o kişiye iyi ki bu okula gönderilmişim diye. Bana manevi olarak o kadar güzel bir dünya yarattı ki bunun içimde, ruhumda açtığı güzellikleri görmeye başladım.
Buralara nerden geldim? Bugün lisedeyken 5 yıl aynı sırada oturduğum arkadaşım Sümeyye geldi bana oturmaya. Onunla lisedeyken dinlediğimiz bir kaset vardı. 3.Sultan Murad Han'ın şiirini yazdığı "Uyan Ey gözlerim gafletten uyan" diye başlayan bir ilahi. Koskocaman bir imparatorluğa hükmeden bir padişahın sabah namazını kaçırdığı için üzüntüsünden yatağından kalkıp bu sözleri yazması gerçekten Yaradan'a karşı ne olduğumuzu hatırlatmaktadır sanki. Dinlerken insanın içini yıkayan, nerden gelip nerde durduğunu, nereye gideceğini anlatan bir ilahidir.
Başlıkta verdiğim link bu şiirin değişik şekillerde yorumlarını yayınlayan bir siteye ait. Dinlemenizi ve dinlerken içinizde size verdiği duyguları yorumlarsanız çok mutlu edersiniz beni.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Gelmesemiydim acaba?

Döndüm. Tamam her ne kadar kıskanılsamda tatil yaptım diye rahatlayın emi? Geldim işte. Sırf siz daha fazla üzülmeyesiniz diye. Tebamda olanlar kıskanmışlar beni biraz. Ayol tatil dile kolay tatil havasına girmek, o bitmek bilmeyen dinlenme için gerekli olan uykuyu uyuyabilmek, bir yere gidileceği zaman ne kadar toplansada karışan valizden bişiler seçebilmek zordu anlayacağınız.
Bir de o valiz nedense bir yere sığamamışken :). Kardeşime gittiğimde valizimi her zamanki gibi Yeğenim Emirhan'ın odasına koydum. Bir süre sonra ne göreyim benim 4,5 yaşındaki yeğen al valizimi Annesiyle Babasının odasına at. Benim odamda kimse yatamaz diye bağrınır halde :))).
Oturma odasında yattım bu seferde tv izlediği için yine o oda onun odası oldu.
Ama yinede güzel geçti. Sağolsunlar.

İzmir'e dönünce ne yazık ki bende sizler gibi biri oldum. Boya, badana, temizlik off ne zormuş yaaa.Salonun yarısını boyadık taş beji. Gelgelelim yan taraf için boya kalmadı almaya gittik boya bitmiş. Bulamazsak yandık. Gerçi bizim salon iki bölüm olmazsa yarısı eski renk olarak kalıcak fıstık yeşili.

12 Haziran 2009 Cuma

Dönüş 13.06.09 st:12,15 SZF - ADB

Tatil bitiyor. Nasipse yarın dönüyorum sevgili İzmir'ime. Eşimle konuşurken dedi ki "İzmir çok sıcak" Buraları serindi. Ama yinede İzmir'in o sıcağını, nemini özledim hemde çok. Burda herşey çok güzeldi. Günlerimiz güzel geçti. Gündüzleri kahvaltı, saat 11,00'de Dizimaxte Medium dizisini izleyerek, Gül'le dedikodu yaparak :) . Bol bol örgü örerek. Yeğenim Emirhan'la - mecburen :(- çizgi film izleyip, akşamüstü parka giderek, gecede Çanakkale Şehitleri Parkına gidip çiğdem yemekle :).

Dönünce haftaya çok işim var aslında evde. Malum temizlik. Birde yaz geldi ya üst kata çıkıyoruz. Oranın temizliği falan eee her zaman tatil olmaz işte olmalı demi.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Alıntı...

7 Haziran 2009 Pazar

Cuma günü






Hala Amasya Merzifon'dayım. Cuma günü öğlen vakti buraya her geldiğimde uğrayıp ziyaret ettiğim Piri Baba Türbesi'ne gittim. Aslında kararsız kaldım gidip gitmemekte çünki sabahtan hava bayağı kapalı ve yağmurluydu. Daha sonra hava açılır gibi oldu bende gitmeye karar verdim. Kimselerin olmadığı sakin ve sessiz sokaklardan geçtim. Piri Baba Türbesinde pek kimse yoktu. Türbeye girerek ziyaretimi yaptım dua okudum. sonrada çıkıp biraz orada oturdum. Ne araba sesi ne çocuk sesi. Sadece huzur vardı. Ordan çıkıp tekrar başka başka sokaklara girdim. Bazı sokaklar çok dardı. Evler birbirine çok yakındı. Ama yinede çok güzeldi.

31 Mayıs 2009 Pazar

Merzifon'dayım




Merzifondayım şu anda ve önümde oturan YeğenimEmirhan ile bunları yazmaya çalışıyorum. Dün Samsun'a geldim uçakla. Kardeşim aldı beni. Havadan Karadeniz'in bir kısmını görmüş olsamda güzeldi. Sonra biraz gezip Merzifon'a geldik. Burası serin ne yazık ki. Ben İzmir'de bavulu hazırlarken yazlık kıyafetler koydum. Son anda ince bir ceket almıştım. Burda işime yarayacak tek giyside o ne yazık ki. Bugün 5.Ana Jet Üssü'ne gittik. Hava kuvvetlerinin 98.kuruluş yıldönümüymüş tören vardı. Piknik gibi ağaçların altında oturduk, yeğenim oyun oynadı. Böyle geçti. Aslında bir sır vereyim mi? İzmir'i çokkk özledimmm.

İlk resim : Merzifon / uçaktan tuz gölünün görünüşü / Samsun'a giderken bindiğim uçak Pegasus - Karşıyaka

29 Mayıs 2009 Cuma

Bir şarkının bana düşündürdükleri


Eski karanlık çağlara ait olan şimdi yaşamayanların anlatıldığı masallar diyarı. Sonsuz gibi görünen ama geceleri korkunçlaşan ve konuşan ağaçlarıyla dolu büyülü ormanlar. Büyük ama kasvetli şatolar. Uzun sessiz ama fısıltılar içindeki karanlık koridorlar. Talihsiz bir şekilde ölen, kalbinin iyiliği kızına geçmiş olan kraliçeler. Üvey annelik hakkını veren kötü kalpli kraliçeler. Ve o kraliçeler tarafından hangi odasında hapis kaldığı bilinemeyen, yüzyıllarca bulunamayan prensesler. İçi hep sevgi ve iyilik doludur ordaki prenslerin. Kalbi kötü kraliçeden pas tutmuştur, küsmüştür yaşlı kralların. Ortalıkta dolanan, yuvarlanan , hatta kralın tacına dokunabilen soytarılar. Bir gözü kralın tahtında bir gözü de kraliçede olan kralın baş danışmanı. Kurulan sofralardan taşan yemekler, meyveler ve bunları göremeyen açlık, sefalet içindeki halk. Hep söz dinleyen, yeleleri rüzgarda uçan illaki beyaz olan atlar.

Bana bunları düşündüren şarkı : Loreena Mckennitt ; Kecharitomene
Resim : Alıntı Loreena Mckennitt albüm kapağı

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bezelye yemeği yapıyoruz :)

Önce önlük takılır.

Sonra bilgisayardan www.dinleyiver.com adresine girilir. Ordan arama motoruna şu grup ismi yazılır Redd ve onlarında dünya adlı şarkısı seçilir son ses açılır son sesle eşlik edilerek yemek yapılır.

*Ayıklanan bezelyeler yıkanır ve süzülür.

*Su ısıtılır.

*Bir orta boy soğan - Lokanta boy olmayacak lokanta boy soğan büyük olur :)

*Soğanlar küçük küçük doğranır yemeklik yani - rendelenmez o zaman sulanır

*Bir orta boy patates alınır oda kuşbaşı kadar doğranır tabii bu kuş kartal, güvercin yada karga başı hatta devekuşu başı kadarda değil yavru bir saka kuşu olabilir.

*4 tane domat alınır oda aynı patateslerin şıkkındaki gibi işlemden geçirilir.

*Soğan ve domatlar birazda salça ile elde ovkalanır ( bknz:ovkalamak;yani elle sıkmak)

*Ateşe oturtulan düdüklü tencerenin içine artık kalbinizi ne kadar sevdiğinize ters orantılı olarak çiçek yağı eklenir.

*Önce patatesler atılır biraz kavrulur ama patates kızartması gibide kızartılmaz.

*Sonra bezelyeler eklenir.

*Bu şıkka gelince şarkı bitti demi ? O zaman hemen elimizi yıkayıp Yüksek Sadakat yazıyoruz şarkıda Ben Seni Arayamam seçiyoruz. Ses biraz daha açılır.

*Ocağa bakın bu arada bezelyeleri unutmayın üstüne mıncıklanan domat ve soğanlar eklenir tuzu eklenir hatta birazda pul biber.

*Üstüne ısıttığımız su eklenir ama bezeleyeleri geçmeyecek kadar.

*Düdüklünün kapağı kapatılır ve düdüğü kaldırılır.

*Şimdi kalan sıcak su ile nescafe yapılır ve bir sigara yakılır.

*Düdüklüden duman çıktımı düdük indirilir. Ocağın altı kısılır ve saate bakılır tam 13 dakika pişirilir.

Umarım güzel olur afiyet olsun.

Yorum bekliyorum :)

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Merdiven





Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden


Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak


Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak


Sular sarardı yüzün perde perde solmakta


Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller


Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller


Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer


Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta


Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta




Ahmet Haşim


Resim : Alıntı

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Yazıyorum, siliyorum.

Yazıyorum, siliyorum. Yazıyorum, siliyorum.
Neler yazmak isterdim aslında. Neler var aklımda neler. Başında öznesi olan ama sonuna yüklemini ekleyemediğim. Ya da bulduğum bir yüklemi hangi tekil ya da çoğul kişiye, nereye, kime bağlayacağımı bilemediğim. Yazabilmek için küçük küçük, kendimce bana ilham verenler vardır. Bu ya bir resimdir, fotoğraftır alır beni içine çeker.
Ya da bir şarkının bir nağmesi alır beni götürür ya bir çöle savurur, ya da bir dağın zirvesine çıkarır. Ben buraya nasıl gelmişim? Neresi burası demeden başka bir nağmede alır beni en eski hatıralara, anlara çıkarır ansızın bir daracık sokaktan koskoca bir meydana çıkar gibi.
Bazen tamam diyorum yazıcam. Konum belli, müziğimide seçmişim sağolsun kelimelerde birer cümle haline girmiş hazırol vaziyette beni bekliyorlar. Oturuyorum bilgisayarın başına yazı yazacağım sayfamı açıyorum. Parmaklarım klavyede büyük harfle başlamaya hazırım. Hopp kelimeler, cümleler yok olmuşlar. Hadi diyorum gelin saklambaç oynamanın zamanı değil. Nedense ebe olanda hep benim aramaktan, sizi bulamamaktan ve sobelenmekten bıktım. Ama yok yok yok. Gelmiyor bir şey aklıma. Sanki hafıza kaybına uğramışım. Elim çenemde rasgele bir harfe basarak aynen şöyle llpkşjkklpppğğğğ bekliyorum. Ama ne gelen var ne de gelen. Aslında bir önceki cümlenin sonuna giden yazmak uygundu fakat onlar zaten gittiği için o anda orda olmayan için ordaymış gibi yazmak olmazdı. Bir saniye yaa ben ne yazdım en son. Ekrana bakmıyorum ki garip bir cümle kurduğumun farkındayım ama nasıl kurdum?
İşte şuncacık paragrafta geçen kelimeler, cümleler çok şükür ki asıl yazmak istediklerim kaçarken yakaladıklarım.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Öylesine...

Sabah kızarmış ekmek kokusunun çayı karıştırırken çıkan kaşık sesine karışması...
İğde ağacı kokularıyla geçen sessiz bir öğleden sonra uykusunun çiçekten bal almaya çalışan arının vızıltısıyla kesilmesi...
Yaz sıcağında, öğle uykusunun mahmurluğunu buz gibi bir dilim karpuzla atmak...
Bir bahçenin önünden geçerken duyduğun sardunya kokusu...
Fırından yeni çıkmış ekmeğin köşesine sürülen yağın erimesinin unutulmaz tadı...
Bir sandalın kenarına oturarak bacaklarını denize sallamak...
Akşama doğru ise ortalığı saran biber kızartması kokusu...
Gece duvarın üstüne oturup çiğdem yemek, öylesine lak lak etmek...

15 Mayıs 2009 Cuma

Dünyaaa yenidennn dönüyorrrr



Aslında başka bir yazı yazmak istiyordum. Daha doğrusu bir yerde okuduğum bir yazıyı yayınlamak istiyordum. Sayfa açılıncaya kadar geçen sürede dinlemekte olduğum şarkınında etkisiyle fikrimi değiştirdim. Birde nedense pek bi ağlamaklı oldum şu son saatlerde yine :(

Aslında ben böyle biri değilimdir. Sıkıntının, üzüntünün o insanı kendinden eden, kaybettiren sonsuz uçurum kenarlarım yoktur mesela. Benim dünyam düzdür, yuvarlak değil. Yuvarlak olursa yine kendime başladığım noktaya ulaşacağımı düşünürüm. Bir abimiz bir gün bana şöyle demişti "Geri gitme daima ileriye git" aslında bir nasihat verme anında dememişti bunu. Evlerinin bahçe kapısını açarken aklıma başka bişi gelmiş geri dönmek için adım atmıştım işte o zaman bana bunu demişti. Sonra bunun bir nasihat olarakta kullanılabileceğini fark edip gülmüştük.

Ben bu düz dünyamda kendime öyle tepeler, çukurlar, dağlar oluşturmam. Ama bazen dışarıdan gelen kar, yağmur, güneş, toprak kaymaları gibi olayların yaratabileceği afetler olmuyorda değil dümdüz dünyamda. Kocaman bir nefes alıp bu olayların hayatımda, ruhumda, vücudumda bana ileride sıkıntı açmamasını sağlamaya çalışırım. Biliyorum ki bu gibi olayların sonunda -eğer sağ olurda yaşarsam- Eşim'i sevdiğimi anladığım 62 nolu belediye otobüsündeki an gibi, yağmurdan sonra oluşan gökkuşağını gören şanslı insanlardan olduğumu düşünüp beni gülümseten anlardaki gibi çarpmayacak kalbim. Yada bir komşunun pişerken kokmuştur diye düşünerek getirdiği kurabiyenin tadını, hep beraber kurban bayramında yenilen kavurmanın tadını alamayacak kadar tatsız bir doktor diyeti yerine geçecek.

Ben ne anlatıyordum? Ne anlatacaktım? Haydaa unuttum şimdi. Sanırım yazmadan önce fark ettim ki kendi yarattığım düz dünyamda bir uçurum kenarı keşfettim. Ordan bir an önce uzaklaşmam lazım. Gerçi yazarken uzaklaştığımı hissediyorum sanki. Bu son cümleden sonra bayağı ne yazsam acaba diye bir bekleme süresi geçirdiğimi fark ettim. Sanırım sıkıntım geçti, bende biraz sakinleştim. Eh hadi bakalım iyi geceler.


Beni bunları yazmaya sürükleyen şarkı : Redd - Dünya
Resim: İzmir Kemalpaşa Halilbeyli -Boşnak -Köyü (Annem'in doğduğu köy)


12 Mayıs 2009 Salı

Çöl gülü



Issız çöllerde esen sam yeli kumları hafifçe savurmaya başlamıştı.Toz bulutları arasından yeleleri savrulan simsiyah arap atıyla ortaya çıkan bedevi gözlerini kısarak sonsuz çöle baktı. Görmeye çalıştığı neydi acaba? Burdan sonra gideceği yer ona nasıl bir oyun oynayacaktı ? Issız çöl kadar büyük ve onun kadar da ıssız kalbini dolduracak siyah sürme gözlü bir kız mı?


Daha fazla düşünmeden atını sürmeye başladı bedevi. Yaklaşan akşamla beraber gittikçe kuvvetlenmeye başlayan rüzgar çöldeki kumları havalandırmaya başladı. Yaklaşan kum fırtınasında kalmamak için sığınacağı bir yer bulması gerekiyordu. Yakınlarda eskilerden kalma yıkıntılar olduğunu hatırladı ve atını oraya doğru sürmeye başladı. Çok geçmeden yıkıntıları bulup daha fazla toz bulutu altında da kalmamak için güvenli bir sığınağa kavuştuğunu düşünüp içeri girdi bedevi. Atından atlayıp onun eyerini çözüp rahat bıraktı. Kendiside bu korunaklı yerde saklanan kimbilir kaçıncı kişi olduğunu düşünüp uykuya daldı.

Bir süre sonra nerden geldiği belli olmayan bir takım sesler uykusuna karışmaya başladı. Gelen sesler atındanmı yoksa dışarıdanmıydı çıkaramıyordu. Belkide çölde esen rüzgar ona uzaklardan bir takım sesler getiriyordu. Bir hızla gözlerini açtı. O karanlık içinde gördüğü dolunay ile içeri dolan ışıktı. Kum fırtanısı dinmiş, tüm çöl sanki dolunayla kaplanmıştı. Az ilerisinde de uykusu arasında duyduğu seslerde yavaş yavaş yaklaşmaktaydı. Kulak kabarttığında konuşanların hararetle birbirlerine bir şeyler anlattığını anladı.Bu konuşmaların konusuna göre yakınlardan geçen bir kafileden bir yolcunun kaybolmuştu. Fakat bu yolcunun kayıp mı yoksa kaçırılmış mı yada kim olduğunu anlayamadı. Yavaşca atını eyerleyen bedevi ses çıkarmadan ordan ayrılıp hararetle konuşanlardan ters yöne doğru atını yavaşca sürmeye başladı ve onlara görünmeden ordan ayrıldı. Konuşanlardan pek etkilenmemişti çünki her zaman çöldeki kafilelerden kum fırtınası çıktığında kaybolan yada türlü nedenlerle kaçırılanlar olurdu.


Şimdi dolunay çöl üzerinde ona o kadar güzel ışıklar sunuyorduki bedevi bunu izlemenin daha güzel olduğunu düşünmeye başladı. Ancak yinede çölün gündüze göre çok kesin bir şekilde kendisini hissettiren soğuna rağmen bir an ürperdiğinide hiseeti. Çölde doğup büyümesine karşın bunca senede buna alışmak onun için her zaman zor olmuştu.Hele hele annesini kaybettikten sonra. Kendisini ısıtmak için sokulacak yegane kadın da ölünce hayat onun için bambaşka bir anlam almış kalbini çöl kadar büyük bir boşluk kaplamıştı. Bu düşüncelerle yol alırken atının huysuzlandığını geç fark etmişti. Atı sanki onu daha fazla taşımak istemiyor gibiydi. Önünde sanki aşamadığı bir set vardı. Bedevi bunu fark ettiğinde atından indi. Önünde yere yan yatmış ölmek üzere olan atı gördü. Ve birden kendisininde bir kum çukurunun kenarında olduğunu gördü. Aşağıya doğru baktığında da bir karartıyı fark etti. Sonra da atının heybesinden ipini çıkarıp ipin bir ucunu atına bağladı diğer ucunuda dikkatlice aşağıdaki karartıya doğru uzatmaya çalışarak dikkatlice aşağıya kaymaya başladı. Aşağıda hareketsizce yatan karartıya doğru seslenerek ipi tutmasını istedi. Yerdeki karatıdan bir süre cevap gelmedi. Bedevi tekrar yardım etmek istediğini yenileyerek seslendi. Bir zaman sonra aşağıdaki karartıdan önce bir öksürük sonrada bir takım boğucu sesler geldi. Kendisine uzanan ipi tutmaya çalışırken hareket edince biraz daha kaydı. Bedevide iple atını çekerek biraz daha aşağıya doğru uzandı. Karartı son anda ipi yakaladı ve yine aşağıya doğru biraz daha kayarken at bu çekme işinden dolayı önce huzursuzlandı sonrada sahibinin kendisine emir vermesiyle başını geriye doğru anlamış bir ifadeyle kaldırarak yavaşca geri geri gitmeye başladı. Ve bir süre sonra aşağıdaki karartıyı yukarı çıkarmayı başardılar. Yabancı yukarıya çıkınca hemen ayağa kalkmaya çalıştı ayaklarının üstüne kalkmaya çalışırkende tekrar yığılıp kaldı. Bedevi hemen yaralı olduğunu düşündüğü yabancının başına elinde su ile koşup suyu içirmek istedi. Yabancı sanki yüzyıllardır susuz kalmış gibi su kesesini kaparak kana kana içmeye başladı. Suyu içip ayaklarına derman gelince hemen yerde yatan atına doğru koştu. Atı ölmüş ve kendisini yalnız bırakmıştı. Bunu fark eden yabancı atına kapanarak ağlamaya başladı. Bedevi yabancının elini kavrayarak onu ordan uzaklaştırmaya çalıştı. Bu çok zor olmuştu ama yinede başarmıştı. Çünki yabancı atından ayrılmak istemiyordu. Bedevi atına ikisinin beraber binmesini emredici bir ses tonuyla ileterek yabancıdan kendisine itaat etmesini istedi. Yabancı bir karşılık vermeden kendisine söyleneni yaptı. Bedevi yabancıyı atın üstünde önüne oturttu ve atını sürmeye başladı.


Bedevi önündeki yabancının kim olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini merak ediyor fakat önündeki yabancının bitkin halinden dolayı bir şey söyleyemiyordu.İkisi ıssız çölde yol alıyor dolunayda onlara yol gösteriyordu. Bedevi sabahın ilk ışıklarıyla kendi kabilesine varabileceğini ve sorularınında orda cevap bulabileceğini umarak yoluna devam etti...



Resim : Alıntı.

10 Mayıs 2009 Pazar

Cumartesi


Cumartesi günleri eşimin en sevdiği günlerdendir.
Tatil demektir ertesi gün, eve erken gelmektir, koca bir demlik dolusu içilecek çay demektir ve bol bol şekerleme yapmaktır.
Ama dün bu kuralı bozduk ve iş çıkışı saat 15,30 gibi Konak'ta İzmir'de meşhur bir buluşma yeri olan- ki daha bunu okurken tüm İzmir'lilerin ağzından çıktığını duyduğum - YKM mağazasının önünde buluştuk. Ordan Konak iskelesine gelip Karşıyaka'ya geçmek için vapura bindik. Aman Allah'ım vapur nasıl kalabalıktı dışarıda oturduk biz. Dalga çoktu ara ara vapura çarptı ama biz ıslanmadık. Sonrada Karşıyaka Çarşısına girdik. Nedense biz hep ana caddeyi gezerdik. Bu sefer dedik ki yan sokaklarada girelim dolanalım. Ne kadar güzelmiş aslında oralarıda. Yemeğimizi yedik yine dolandık. Sonra taşınacağı için kumaşlarında ucuzluk yapmış olan bir mağazaya daldım ben. Ne kumaşlar vardı hem de metresi 1 Lira, 2 Lira falandı. Ben 2 mt. üzeri simli batik vişne rengi tonlarında bir kumaş aldım. Niyetim şimdilerde pek moda olan uzun beli lastikli eteklerden istiyorum. Bu kumaşda pek uygun. Gerçi Didim'e gittiğimde Annem'e diktiririm artık. Benim dikiş makinam yok :(

Karşıyaka'dan Alsancak'a giden vapura atladık. Vapur gençlerle doluydu cıvıl cıvıldı. İzmir gençliği hafta sonu Kordon'a akıyordu. Niyetimiz arabayla gelmediğimiz için bir yere oturup biraz içmekti. Bizde Eko Pub'a oturduk. Hava esiyordu zaten orasıda denize karşı boğaz gibi yerde iyice esiyordu ama dışarısı çok kalabalıktı. Biraz bira içtik tabii ben pek içmediğimden havanında etkisiyle başım dönmeye başladı ama yinede çok güzeldi. Sonra ordan çıkıp Kıbrıs Şehitleri Caddesini gezip eve döndüğümüzde saat 22,00 olmuştu.