26 Mart 2010 Cuma

Gece yemekleri

Saat; 02:44-
Şimdi ben yılbaşına girerken bi bavul madde yazmıştım.
Bu sene yapılacaklar listesi diye.
Gel gör ki ne yazık ki o listeden 6.maddeye sadık kalamıyorum bir türlü.
Şu saat ben bir yandan sağ elimin işaret parmağı ile bu yazıyı yazarken,
Bir yandan da sol elimde yarım ekmek sucuk-çiğ ama pişmişini sevmem- peynir götürüyorum 
Nereye? Tabiiki mideye.
Ama ne yapayım yaaa...
Alışkanlık olmuş bende.
Küçükken bayılırdım 
Kış mevsimi Şubat tatilinde Ödemiş'teyiz,
Yyatakları sermişiz Babaannem'de  sırayla yere.
Yatakların ayak ucunda bir tepside
Biber salçası zeytinyağlı, kırma zeytin ve pırasa.
Evet pırasa hem de nasıl gidiyor yanında bir bilseniz.
Ya da yatmadan sıcak olsun diye odun atılan sobanın üstünde 
Ekmek kızartıp üstünede yağı sürüp bir sabızrsızlıkla erimesini bekleyip 
Hopp mideye götürmek.

Yaaa o günleri istiyorum tekrar.
Rahmetli Babaaanecim'in - ki üveymiş büyüyünce dediler di bana-
"Yatmadan gidin ayaklarınızı yıkayın, ağzınızıda fareler gelir yalar yoksa" diyişini.
O soğukta bahçeye çıkıp taa bir uçtaki çeşmeye gidip ayaklarımızı yıkamak soğuk suda.
Gökyüzüne bakardım yıldızlar o kadar boldu ki.
Bir de yatmadan tuvaletede girerdik 
Yoksa gece gelince kalkıp yine bahçenin ennn uzak köşesine gitmek 
Sıkardı biraz.
Nasıl korkardım.
En çokta kollarını açıp bizi kaçıracak sandığımız hayaletlere benzettiğimiz yemiş ağacının altından geçerek.
Sanki birileri bizi bekliyormuş, gözetliyormuş gibi gelirdi hep.
Sonrada hepimiz sıralanırdık yatağa.
Işıklarıda kapatınca başlardı yatakta muhabbet keyfi.
Ne de tatlı olurdu ki.
Ama biraz dozu kaçtımı da gülmenin Halam kızardı
"Eee susun ama yarın işe gitcem ben"
Ya da Babaannem biraz kıkırdadığımızı duyunca 
"Sen gel bakayım yanıma, aranıza gireyim ben tepişmeyin"
Ahhh ahhh. 
Zamanı geri döndürmek olsaydı şimdi.
Ne isterdim o anları yaşamayı bir dakikada olsa.

25 Mart 2010 Perşembe

Hastalığa davetiye


Ben belamı arıyorum göreniniz var mı?

Şimdi hava çok güzel aslında dışarıda.
Makyaj yapmış kendine ılık kaymaklı süt kıvamında
Cıvıl cıvıl öten kuşlar, 
Her yandan gelen dere otlu bakla yemeği kokuları.
Dışarı çıkmam da lazım.
Kayınvalidem güne çağırdı beni.
Bir komşusunda şu anda.
Ama ben burda klavye başında,
Bir de banyoda yaptım 
Dünde Bospa'dan bir etek almışım ki
Yazlık ama yaz gelen kadar dayanmıycam giymezsem içimde kalıcak
Ama giyersemde bu banyo yapmış halimle 
Garantiiiii hasta olucam yine.
Boğazım faranjit hava yollarına dönücek
Ses tonum dönmeler gibi olucak
Burnum önce akmıyacak sonra da durmayacak
Bela mı arıyorum vesselam ama
Giycem yaaa o eteğiiii...

Not: BosPa ; Bostanlı pazarı demek.

Bilmiyorum?


Neden bilmiyorum,

Ama

Hiç yazasım yok.

23 Mart 2010 Salı

NÜKLEERLE YAŞAMAYA HAZIR MISINIZ?

Cevap : TABİİ Kİ HAYIR!

O zaman buyrunnn sizi şurdan içeriye alalım

Nükleer yaşam nedir?



Facebook

Facebook'a Giriş
Hesaba Ulaşılamıyor

Bakım nedeniyle hesabına geçici olarak ulaşılamıyor. Birkaç saat içinde tekrar etkin hale gelecektir. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.
E-posta:
Şifre:
Oturumumu sürekli açık tut
veya Facebook'a Kaydol

Şifreni mi unuttun?

Bu ne yaaa şimdiii???
Ne bakımı bu kardeşim.
Bahar temizliği mi?
Sakıncalı olduğunu düşündüğünüz-düşünebiliyorsanız şayet- paylaşımlarımı yok etme uğraşısı mı?
Birine çomak mı sokmuşum ki sayfamdan- gerçi ara sıra yaparım ama- o çomağı törpülemye mi çalışıyorsunuz?
Bir kaç saat sonra gel diyorsun kaç saat?
Tam vakit ver tekrar gelince beklemeyeyim kapıda ?

Ne dir bu ?
Neeeee ?


 

21 Mart 2010 Pazar

bir cep telefonu, bir tartışma


Sinirden çıldırmak üzereyim.
Şimdi uzuncaaa bir zamanden beri Eşim'in isteği ile
LG GM375 cep telefonu aldık bu akşam üstü.
Türk Telekom'un kampanyası ile.
Kampanya için tıklayın.

Neyse,
Geldik eve yemeğimizi yedik bi güzel
Telefonda şarjı tamamlanınca açtık büyük bir merakla,
İşte sinir harbi bundan sonra başladı.
Telefon açılmadı.
NEDEN?
Bilmiyorum ki.
Bilgisayara mı bağlamadık, açıp tekrar mı kapatmadık.
Tamamen söküp yeniden mi takmadık, müşteri hizmetlerini mi aramadık
Yok yok yok olmuyor
O Windows 6,1 yazısından daha ileriye gidemiyoruz.
Bir tek yerden yere, olmadı karşı duvara çarpmadığım kaldı
Ama onuda yapamıyorum.
Ne yapıcam tabiiki eşime sarıcam.

Sanki accayip gürültülü bir yerdeyiz karşılıklı yüksek seste başladık konuşmaya!
Konu eşimin " Tabii şu hayatta her şeyin sorumlusu benim"
Cümlesini kullanmaya kadar geldi.
Durduk,
((-Şimdi efenim bizim şu 10 yılda 2 yada 3'tür kendimizce ciddi tartışmamız
Ve her zaman bir yerinde en alakasız bişiden kesilir ya güleriz, ya hiç bişi olmamış gibi alakasız şeyler yapmışızdır, kavga eden biz değilmişiz gibi sanki-))

Şu telefona bi daha bakalım dedik.
Belki sesimizi duyup korkup çalışmaya başlar.
Açıldııııı ama yine aynı yere gelip kaldı milim gitmiyor.
Ama anlıyorum ki bu arada evliliğim gidecek.
Başlarım telefonuna dedim içimden.
Tasarımını yapan velet daha ergen olmadan bulduğum
Dans için kavalye, bir dost, arkadaş, sevgili,
Güvenilecek, omuz yaslanacak, tartışılsada barışılacak
Bir adam gibi adam onu kaybetmeyeyim bari dedim.
Sustum.
Sabah ola hayrola dedim.

19 Mart 2010 Cuma

Kendime hediyemdir


Video: Bir Sana Bir De Bana   Benzer: bir, sana, bir, de, bana
 



Bulutların üstünden
Bıraktım ben kendimi
Sonunu düşünmeden
Duygular sarınca beni
Gizlice tuttum elini
Yüzüne baktım usulca
Gözlerin fısıldadı ah
Mutluluğu yavaşça
Çiçeklerin kokusu
Dalgaların şarkısı
Rüzgarın fısıltısı
Bir sana bir de bana

Bahçede hanımeli
Gökyüzünde yıldızlar
Yağmurun narin sesi
Şimdi bir anlamı var
Aşk nasıl da kırılgan
Sus dedim ama olmadı
Kalbimden ismin geçti ah
Kimseler duymadı
Çiçeklerin kokusu
Dalgaların şarkısı
Rüzgarın fısıltısı
Bir sana bir de bana


Bir ezginin bana hissettirdikleri

Eski karanlık çağlara ait olan şimdi yaşamayanların anlatıldığı masallar diyarı. 
Sonsuz gibi görünen ama geceleri ürkütücü,korkunç ama konuşan ağaçlarıyla dolu büyülü ormanlar.
Büyük ama kasvetli şatolar. 
Uzun sessiz ama fısıltılar içindeki karanlık koridorlar. 
Talihsiz bir şekilde ölen, kalbinin iyiliği kızına geçmiş olan kraliçeler. 
Üvey annelik hakkını veren kötü kalpli kraliçeler. 
Ve o kraliçeler tarafından hangi odasında hapis kaldığı bilinemeyen, yüzyıllarca bulunamayan prensesler. 
İçi hep sevgi ve iyilik doludur ordaki prenslerin.
Kalbi kötü kraliçeden pas tutmuştur, küsmüştür yaşlı kralların. 
Ortalıkta dolanan, yuvarlanan , hatta kralın tacına dokunabilen soytarılar. 
Bir gözü kralın tahtında bir gözü de kraliçede olan kralın baş danışmanı. 
Kurulan sofralardan taşan yemekler, meyveler 
Ve bunları göremeyen açlık, sefalet içindeki halk. 


Not: Daha önce yazmış, yayınlamışım. Arşive bakarken buldum. Paylaşmak istedim tekrar.

17 Mart 2010 Çarşamba

Papatyalar




Güneş çok güzel ısıtıyor ama şu rüzgar olmasaydı. Mutfağımda brokoli çorbası yapmak için hazırlanırken yine beni çağırdı evimizin yukarılarında ki yeşillikler . Gittim, gezdim, temiz hava aldım. Yine papatyalar topladım şu anda sapı kırılmış porselen demliğim içinde bilgisayarımın yanında bana bakıyorlar tatlı tatlı. Aklıma da okuldayken çocuk şarkısı olarak öğrenmiştik aşağıdaki şiir geldi. 
Umarım ezgisini hatırlayanlarınız vardır. 
Not: Şu yazıyı bitirdiğim sırada İzmir'de hava kapandı sanki yağmur geliyor gibi. St:16,40



PAPATYALAR

Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları,
Zümrüt gibi çayırları,
Yüze güler o incecik
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.

Tarlalarda hoşa giden,
Sarı, turuncu, pembe, mor,
Bir çok güzel çiçek olur.
Bence güzeldir hepsinden
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.

Yaprakları kıvır kıvır,
O da ayrı bir güzellik.
Boy pos, boyun ipincecik.
Hem güzel, hem de nazlıdır
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.

Rüzgar eser kâh o yana,
Kâh bu yana, hep beraber,
Dalga dalga eğilirler,
Neşe verirler insana
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.

Tevfik FİKRET

15 Mart 2010 Pazartesi

Pizza tarifi

-Allooooo - uykulu, daha afyonu patlamamış, açılmamış bir sesle - 
-Aa kız o ses ne öyle dönmeler gibiiiii - şaşırmış bir tonda - 

Ne olabilir başka hastamısın diye soracağına, geçmiş olsun diyeceğine.
Malum işte yine hasta oldum ben.
Geçen perşembe önce faranjit geldi yerleşti boğazıma,
Ertesi gün üşüme, ateş, halsizlik bir arada
Diğer gün öksürük başladı dersiniz ki ciğerlerimi bıçakla kesiyorlar,
Öksürmeye korkuyorum.
Ve işte dün öğleden sonra da ses kısıklığı, kalınlaşması başladı.
Gerçi bu günde boğazım kaşınmaya başladı sanırım geçiyor artık.
İyiyim anlıyacağınız geçmiş olsun dilekleriniz için şimdiden teşekkürler.

Pek yemek tarifi vermem sayfamda ama dün pizza yaptım evde.
tarif için buyrunnnn, gerçekten ordaki gibi oldu benim hamurda,
Resimdeki kadar sos sürmedim ve o kadarda çok pişirmedim daha beyazdı benim ki
Hele tadııı mükemmel oldu.
Bugün pazartesi, sendromlu gün eğer asfalyalarınız atmadan geçirebilirseniz bu günü
Akşama bir ödül vermek için eşsiz bir tarif bence.

Afiyet olsun.

14 Mart 2010 Pazar

Çay suyu kaynayana kadar aklıma gelenler,

Öncelikle günaydınnn...

Pazar kokulu bir sabah hazırlamak için önce  mutfağa geçtim.
Çayı koydum, ekmekleri dilimledim tost makinasını çıkardım, yumurtaları haşlamak için makinayı açtım. Domatları çıkarıp soydum. Aslında bu sabaha sucuk kokusu istemediğimden bunca telaşım dicem ama bir işe yaramayıcak biliyorum kokucak yine ortalık. Sucuk kokusunu ve kendisini sevmeyenlerdenim. Belkide tek kişi benim.

Aslında aklım bir yandan da kitabımda. Kül ve Ateş çekilir hale geldi artık. Albay'ın Marianne'ye olan aşkı filizlenmeye başladı. Keşke ben kahvaltıyı hazırlarken mutfak masasında oturup, kitabımı bana okuyan olsaydı diye geçirdim içimden.

Kim olabilir mesela, 
Bayanlardan Işık Yenersu olmalı. Ses tonuna hayranım. Kendisini ilk Tv'de bir programda Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Desem ki" şiirini okurken tanımıştım bayağı oldu Trt 2 yeni açılmıştı falan belki de.
Nasıl da güzel okuyordu.

Erkeklerden peki? Adaylar biraz daha fazla ama.

Rutkay Aziz mesela, hatta O bana yemek tarifi, kullanım klavuzu bile okusa yeter şöyle aşklı meşkli şiir okumasına gerek yok.
Biraz eski olabilir belki ama Mavi Ay dizisinde Bruce Willis'i seslendiren rahmetli Alev Sezer hatırlayanınız var mı?
Cihan Ünal; Ama o şöyle Osmanlı zamanını anlatan kitaplar okumalı. Onda padişah havası var.
Çetin Tekindor; hani okuması zor olan, insanı sıkan ama gerilimli kitaplar olur ya onları okumalı durağan bir sesle.
Ahmet Levendoğlu; hani küçük kadınlar dizisinde oynuyor. Seyretmiyorum ama rast geldiğimde işittiğim ses tonunun harika oluşu.

Aklıma gelen bunlar oldu? 
Peki sizin var mı eklemek istediğiniz?

13 Mart 2010 Cumartesi

Canım, Sevdiğim, Yüreğim

 
 
 
                                                                               
 
                                                    Canım, Sevdiğim, Yüreğim

Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün akıp gideceğiz hayata...
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.
Yılmaz Güney

12 Mart 2010 Cuma

Bre zındık

Bre zındık,

İsveç oylamış diye elçimizi çekersin,
Ziyaretini geri çeker,
Ağzına geleni söylersin de
Aslını inkar etmeden.

Sıkıyorsa Amerikandan da çeksene elçimizi,
Yaladığın -pardon- öptüğün yere iyi bak
Zira ..k akmakta.


Ağladım,

Bu sefer nelere ağladım?


Annesine sarılırcasına enkaza sarılan Keko'ya,
Gözyaşlarını silmek isterdim onun.


Enkaz üstünde çömelmiş mavi kazaklı sarışın oğlana,
Saçlarını okşamak isterdim.


Buzağısına montunu örten o kıza,
Elimde olsa evime getirip sobanın yanına oturtmak isterdim.


Onların hepsini alıp lunaparka götürmek isterdim.
İstedikleri oyuncaklara binsinler,
Unutsunlar o 3 dakikalık oyun makinasında diye
Herşeyi.

10 Mart 2010 Çarşamba

Evimde şenlik onlar

Sabah kapıyı açtığım anda  koşup arka taraftan gelip ayaklarıma dolanıyorlar.
Oturma odamızın penceresi bahçemizden alçakta bütün gün o pencerenin içine girip camları yalıyorlar.
Işık açılmasın hemen kapıya koşup tırmanmaya başlıyorlar.
Geceleri bizi kaldırıp onlarla oyun oynamamızı istiyorlar.
Onlara yemek verdiğimiz zaman yemiyorlar ama sokaktaki köpekler için koyduğumuz yemek tabağını yalayıp yutuyorlar.
Bahçeyi yıkayıp süpürmeye çalışırken hergün bıraktıkları hediyelerle! süpürgenin peşine düşüp oyunlar oynuyorlar.
Mutfak penceresi açıkken sesimizi duyduklarında bir ağlama mıyıklama.
Hep onları sevelim, oynayalım, konuşalım istiyorlar.
Kimler mi?
Tontişimmmm'le Pontişimmmm...





Yazarın saat 01,24 notu:
Bahçeye baktım yoklar Eşim almış onları sokağa çıkarmış sokak turu attırıyor. Ben de takıldım peşlerine bakkalın yerini öğrettim ekmek alabilsinler diye :))
Yerde lokum bulmuşlar almışlar ağızlarına ama yapış yapış olmuş dişleri çok komiklermiş Eşimin deyimiyle. Yerleri koklamışlar sürekli :))


9 Mart 2010 Salı

Gitmiyor, gitmiyor...

Gitmiyor gitmiyor.
Aşk ve Gurur bir solukta, İkna iki nefeste bitmişti ama Kül ve Ateş gitmiyorrrrr.
Elinor'un tutukluğu,
Marianne'nin Willoughby'den yana olan aşk şanssızlığı, yetmiyor sürüklemiyor beni.
Albay'da ne yazık ki Londra'ya gidince birden ortada yaşanabilecek bir aşk kalmadı. Sıkıcı ev gezmelerinden başka bişi yok şu anda.Zorluyorum kendimi bir heyecanla bekliyorum, Albay'ın gelmesini, Marianne'ye olan aşkla bakışlarının anlatılacağı satırları.

8 Mart 2010 Pazartesi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü


Ahmet Kaya - Kadinlar

İlk dinlediğimde lisedeydim.
O zaman seçimler vardı,
Moğollar'ın Ağrı Dağı Efsanesi parçasını
Seçim marşı yapan Doğu Perinçek'in partisinin
Etkisiyle protest müzik denilen müzikleri.
Neyse işte o zamanlar başladı bende,
Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli, Ferhat Tunç, Grup Yorum, Grup Baran, Kızılırmak
Dinlemek.
Tabii o zamanlar daha niyetleri şekillenmemişti yada vardı da konuşulmuyordu.
Ben anlamıyordum belki de.
Beni cezbeden yaptıkları değişik müzikti.
Görüşleri, mesajları değil.
O zaman ki şarkılara göre daha anlamlı geliyordu bana.
Şimdi ne yazsam koysam acaba derken

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile ilgili derken
Aklıma Ahmet Kaya'nın bu şarkısı geldi.

Aslında çok farklı şeyler yazmak isterdim.

Güldünya'yı, Pippa Bacca'yı, Serviste can veren 8 kadını,
İngiltere'de fabrikada yanan o kadınları, Anneannemi, Babaannemi, Annem'i,
Latife Hanım'ı, Nene Hatun'u, sırtında çocuğu, yanında bebesi, karnında çocuğuyla çay toplayan anneleri, Bosna'daki kadınları, Hocalı katliamında karnı deşilenleri,
Kaybolan yavruları için eylem yapan Cumartesi Anneleri'ni, Gazeteci Metin Göktepe'nin Annesini, Şehit düşen Mehmetçiklerimizin Annelerini, İsteği dışında dağa sürülenlerin Annelerini,.......

İçimizde hissedip KADIN olarak bir söz hakkı vermeye çalışsaydık eğer neler anlatırlardı acaba?

 

6 Mart 2010 Cumartesi

Acaba?


Bir kadın gün içinde,
Evinde kaç km. yol yürümeye eşit yol kateder acaba?
Bir odadan diğerine gidip gelmesi bir belediye otobüs seferinin kaç katıdır?
Buzdolabının kapısını kaç kere açar bir fabrikadaki test bölümündeki sayıdan fazla?
Günlük temizlik yaparken kullandığı su miktarı ne kadardır?
Hiç bıkmadan her gün o evi nasıl toplar hiç şaşmadan?
Mutfaktaki tabağı, çanağı kaç kere yıkamıştır bulaşık makinasından fazla?
Sevdiklerini düşündüğünden kaç kere fazla bu gün ne pişirsem diye düşünmüştür?
Gün içinde kaç farklı rol oynar anne, eş, çocuk, komşu, veli ?
Temizlik yaparken hergün kaç gram toz zerresi siler?

Öyle aklıma esti işte.

5 Mart 2010 Cuma

Gün aydınnnn

<><><> <><><> <><><>
<><><> <><><>
Get this widget
Track details
eSnips Social DNA


Şimdi efendim gerçekten gün aydın.
Gününüz aydın olsun, aydınlık olsun.
O kadar ki gözünüz kamaşsın bu aydınlıktan.
Her dakika haliyeti ruhiyesi değişen insanlardan değilimdir ama,
Nedense dün gün içinde yaşadığım bir takım kendimden kaynaklı sıkıntılardan dolayı daha başka davranamadım.
İnsanız sonuçta tabii ki başka türlü tepki vermemiz beklenemez insanı insan yapan neyse o tepkileri veririz.
Kimimiz ağlar, kimimiz güler, kimimiz buz dolabının başına gider, kimimiz de en sevdiğimizi deşmeden rahat edemeyiz.
Ben aciz kulunuz da veririm kendimi müziğe kendi kendimi yer dururum.
Ama geçti, geçecek, geçmeli sonunda.
Şimdi nedir bu diye sormayın.
Tamam kendimizi bir şekilde anlatıyoruz şurda ama bir takım şeylerde bende kalsın.

Demiş ki büyüklerden biri
"Başkalarının ıstırabını unutmak kolaydır." Graham Greene
Şimdi Graham beyi tanımam ama doğru demiş vesselam.
Anlatsam der ki karşımdaki
"Amannn bumuydu? O kadar attın kendini yerlere dövündün durdun."
Olmaz yakışığı kalmaz ben o kadar atmışım kendimi yerlere karşımdaki daha da beter yerlere düşürsün diye de anlatmanın mecali yok di mi?
Ben kendim attım kendimi yere kendimde kalkmasını bilirim.

Hem bir büyüğümüz daha ne demiş?
"Kırılsanda düş ama asla eğilme"
Ya da buna benzer bişidi işte.
Belkide bana böyle güzel geldi kullanırım hep.
Severim bu sözü, kırıl düş yerlere ama asla seni kıran kişiye karşı eğilme.
Var sen bildiğin yoldan git, ama o kişinin boyunduruğu altına girme.
Hatta bu sözü sanki tarih dersimizde söylemişti hocamız ya da edebiyat dersinde. 
Bir büyük şair mi demişmiydi ne?  
O an başımda esen hangi kavak yeliyle dinlediysem dersi artık hatırlamıyorum.
Bir sır vereyim mi şu aruz vezinlerinide hiç bir zaman anlamamışımdır sınavlarda hep atmışımdır.
Neyse işte ben buralara bile gelebiliyorsam sıkıntımdan  çıkıp yola
Geçmiş demektir.
Yandı bitti kül olduuu.....

4 Mart 2010 Perşembe

Suratsız izmir

Bu gün İzmir çok suratsız geliyor bana.
Sanki 70'li yıllarda çevirilen filmlerdeki o eski, pis, bakımsız sokaklar gibi.
Bağırasım geliyor ama ağzımı açacak halim yok.
İçimdeki hava durumu kapalı, her yönden sert esen rüzgarlar ne yazık ki başımı ağrıtıyor.
İçimde bişiler var dilediğim ve olmasını beklediğim,
O olma sürecinde ki bekleme yok mu işte bu yüzden böyleyim.
Habire aynı şarkıyı dinliyor acıttıkça acıtıyorum içimi.



Get this widget

Track details
eSnips Social DNA

Dün

Dün Babacımla geçirdiğim güzel bir gündü.
Annemle Babam erkek kardeşimin yanından döndüler,
Annem Turgutlu'da inip Boşnak köyü Halilbeyli köyüne gitti.
Babam'da bana geldi. Biraz uyuduktan sonra kalktık kahvaltı yaptık
Kendimizi dışarı attık.
Balçova'daki nalet arsaya bakmak için.
Gelgelelim Üçyol'da o kadar çok 86 Teleferik otobüsünü bekledik ki
Neredeyse şeytanın dürtmesiyle aşağıya Konak'a gidelim dedik yürüyerek Halil Rıfat Paşa'dan.
Durak kalabalıklaştı herkeste bir şikayet, bir konuşma sanırsınız ki meclisdeyiz.
Gerçi biz yararlı, candan, kavga etmeden saygılı  konuşmalar yaptık
Eee İzmir'liyiz ne de olsa :))
Neyse tam muhabbetler değil vatanım, dünyayı kurtarmaya gelirken
Arka arkaya gelen otobüslere dağıldık hep birden.
Nalet arsa dedim ya nalet yüzüne bile bakmadık varsayımla şurası burası dedik döndük arkamızı.
Bindiğimiz otobüs şükür ki ne şükür Mustafa Kemal Sahil Bulvarından gidiyormuş ohh dedik.
Tabii ben yanlışlıkla Karataş diye Küçükyalı'da inince sahilden Konak'a kadar yürüdük.
Karataş sandığım yer Mithatpaşa imiş.
Ama iyi oldu, balık tutanlara baktı Babacım içi gitti bir balık sevdalısı olarak.
Dinlenmek için oturduğumuz bankta bir kese kağıdı dolusu çiğdem bırakmışlar ondanda biraz yedik.
Yürüdük de yürüdük neredeyse 2,5 km.
Babamı Konak Piere götürdüm gezdirdim.
Eski Balık Halinin bu halini görünce şaşırdı ve çok mutlu oldu.
Kemeraltı'nı gezdik, yemek yedik evimize döndük.

Not: Ammada çok semt adı geçmiş yazımda yaaa.... 

2 Mart 2010 Salı

Kır havası

İzmir'de hava çokk güzeldi bugün.
Biraz keyifsiz kalktım sabah vücudum kırıktı sanki.
Dışarıya köpücüklerime yemek vermek için çıktığımda fark ettimki hava harika.
Dışarısı daha sıcak.
İçeri girdim bulaşık makinasını boşaltıp yeni kirli tabakları koymak için.
Pencereyi açtım dışarısının bu güzel hali daha çekici geldi.
Sanki dışarılardan bir ses beni çağırıyordu.
"Amann, makina her zaman boşaltılabilir ama bu hava bir kaç saat sonra olmayabilir" dedim.
Bıraktım mutfağı olduğu gibi giyindim eşofmanlarımı
Bir torbaya fotoğraf makinamı koydum.
Bir de bıçak aldım lale toplamak için
Daha önce Lucky ile gittiğim evimizin yukarılarındaki yeşillik alana doğru yola koyuldum.
Lale bulamadım ama çok güzel papatyalar topladım.
Hatta uç uç böceği bile buldum ve uçurdum.
Ahh keşke imkanım olsaydı da ordaki o huzuru, kuş seslerini de aktarabilseydim sizlere.
Resimlerini de çektim aşağıda görebilirsiniz.




1 Mart 2010 Pazartesi

Pontişimmmmm, Tontişimmmmm

                                    
                                 

Bahçeye her çıkışımda bana koşarak gelen




Pırpırlarım, Cıbır cıbırlarım, Munco muncolarım, Pıtı pıtılarım,

6'lı kuruboya kalem ve çizdikleri


Sarı kalemle, içimdeki güneşi çizdim sana,
Isıtayım istedim seni sevgimle.

Turuncu kalemle, portakal çizdim sana,
Soyup yiyelim istedim elimizden aka aka suları.

Kırmızı kalem, kalbim
Sıcacık, canlı kıpkırmızı, yaşam dolu, heyecan yumağı.

Lacivert kalemle, en derin denizlerdi gözümde
Yalnızca seninle dalabilirdim oralara.

Mavi kalem, mavi yolculuktu
Tasasız, dertsiz, en ıssız koylara gidilmesi hayal edilen o rota.

Yeşil kalem, gözlerin oldu,
Kış da gelse hiç yapraklarını dökmeyen sonsuz ormanlar gibi.

Öykü Atölyesi için yazılmıştır.

28 Şubat 2010 Pazar

Pazar'ın içinden


Çokk şükür ki yağmur yağmadı.
En çok da pazarcılar için sevindim aslında ne zor oluyor o zaman.
Tontiş ve Pontiş'imle oynadım bahçede.
Elimde bir boş naylon torba nasıl koşturdular peşinden.
Bazen de poşeti kafalarına geçirdim kurtulmaya çalışırken hırlayıp, havladılar.
Yukarıya çamaşır asmaya çıktım yüksek basamağı çıkamayınca kaldılar.
Ama yukarı bakıp oyunlar yaptılar bana.

Akşama teyzemin kızına gidicez maç izlemeye,
Galatasaray - Kasımpaşa.
Her pazar maç saati gidiyor maç bitincede stadı pardon evi boşaltıp çıkıyoruz.
Eee yüzüm olsun diye de tatlı yaptım, revani.
Gerçi çok tatlı sever olduklarından boll şerbetli istediler ama
Ben öyle çok tatlı yiyemem kararında yaptım şerbetini.

Eşim tv'de Karşıyaka Basket maçını izlerken,
Ben de Kayınvaliedemin verdiği ceketini kendime uydurmaya çalıştım.
Krem renk, delikli baklava desenli bir ceket.
Kendi bedenine göre yaptım tabii, 
Annem'in bedenine göre ceket  5 numara.
Ben de başka bir ceketimin üzerine yatırdım,
Hiç acımadan kestim.
Sonra da makinam olmadığı için elimde diktim,
Tığlada tekrar sık iğne yapıp geçtim,
Çok hoş bir hırkam oldu.
Sağolasın Anne'cim.

Geçen gün Begonvilli ev yapmış kıymalı karnıbahar yemeği.
Nasılll canım çekti.
Aldım pazardan karnıbahar Eşim'e dedim.
"Kıymaya yazık olucak" dedi.
Bir karnıbahar yemeyen olarak kendisi.
Midem sebze görsün azıcık ayol.
Yemek seçen biriyle yaşam çok zor.
Ama bir yandan da güzel çünki severek yediğim hiç bişeyi o yemeyince hepsi bana kalıyor :))
İkimiz aynı Uno reklamındaki markette alışveriş eden karı-koca gibiyiz.
Kesinlikle aynı yemeklerden hoşlanmıyoruz.
O ne kadar etçiyse ben o kadar otçuyum.

26 Şubat 2010 Cuma

Tamam tamam hep üzüntülü anlarımda ağlamadım ki ben.
Biraz da gülelim olmazsa de mi?

Mesela,

2002 Dünya Kupasında Türk milli takımımızın geçtiği her turdan sonra işyerinde arkadaşlarla biribirimize sarılıp ağlardık.

2003 yılında Eurovizyon Şarkı yarışmasında Sertab Erener'le 1.olduğumuzda da ağlamıştım.

2007 yılında İzimir'imde yapılan Cumhuriyet Mitinginde de çok ağladığımı bilirim.

Sonra her sene 9 Eylül'de sabah uyandığımda sanki dün düşmandan kurtulmuş gibi İzmir'imde gözlerimin yaşardığını bilirim.

Ve bazen gülmekten de gözlerimin yaşardığını bilirim. 

Ağladığım anlar

Şimdi benim öyle pek çok fazla gizlim saklım yoktur.
Öyle bir kişiye anlatmasam da bir çok dostumda vardır paylaştığım sırlarım.
Bu sayfada da her zaman kendimi yazdım.
Hissettiğimi, yaşadığımı, gördüğümü, sevdiğimi, kızgınlığımı...
Dedim ya kendimi.
Aslında hep gülen bir insanımdır ama hiç mi ağlamam.
Ağlarım.
Bazen kendime, karşımdakine, gördüğüm şahit olduğuma,
Çaresiz kaldığıma, sıkıldığıma, üzüldüğüme.

İşte aklıma gelen en iyi ağlaklıklarım;

*2008 yılında Didim'de evde göstermemek adına gözyaşlarımı kendimi sokağa atıp civciv sıcağında bir sokak köşesindeki bahçe duvarında.

*Evlendiğim gece düğün salonundan çıkarken Annemden, Babamdan ayrıldığımdan fazla gözümün önüne gelen erkek kardeşimin bana -Şenoooo- diyişiyle hıçkırıklara boğulduğumda.
Not: Elime kına yakılırken bile ağlamamıştım.

*2009 Ekim ayında bir ayağı kırık çöp konteynerine ağlayışım.

*O an için doğru olduğunu düşündüğüm bir hareketim için bir kaç yıl sonra yaptığımın  yanlış olduğunun farkına varıp nasıl özür dileyeceğimi düşündüğüm bir anda Kayınvalidem'e itiraf edip, O'nunda çok ama çok olgun bir şekilde karşılayıp bana o an için olmasa bile şu an için hak verdiğini belirten sözlerinden sonra sarılıp ağladığım an.

*1996 yılında gece yarısı bir telefon görüşmesinden sonra koridora uzanıp yerdeki halıyı ıslatıncaya kadar beyhude ağlayışım- Şimdi çok da gereksizmiş diye düşünüyorum-

*1994 yılında Erkek kardeşim için öğrenim gördüğü Gaziemir Hava Teknik Okullar komutanlığına gidip de görüşemeden geri dönerken o uzun ama ağaçlı yolda.

*Babaannemi defnettikten sonra Ödemiş'ten dönerken yolda acıkıpta yediğim gevreğin ilk lokmasında aklıma gelen Babaannecim bunu yiyemiyecek artık diye düşündüğümde otobüste.

*2000 yılında Diyarbakır'da düşen chesna tipi uçakta, alakasız biri tarafından o an için erkek kardeşiminde olduğunu bana söylediklerinde kardeşimin telefonda sesini duyduğum halde inanamıyarak ağladığım an.

*2009 Mayıs ayında trafik kazasında vefat eden halamın kızı Gülizar ablamın aylar sonra tv'lerde yayınlanan çarpma anı görüntülerinde.

*2009 Nisan ayında  bahçe kapımızdan atlayıp kayıp olan köpeğim, dostum, yol arkadaşım Lucky için  Sezen Aksu'nun "yol arkadaşım" şarkısını her dinlediğimde.

*2005 yılında bir zarf içinde bilmeden ailemin birisine olan 600-Euro'luk borcunun parasını çöpe attığımı fark ettiğimde.

25 Şubat 2010 Perşembe

Kandiliniz mübarek olsun


uyan ey gözlerim



Bu gece kulun yalvarış ve yakarışlarını Yüce Mevla'ya sunacağı ve O'nun sonsuz affından, merhametinden, iyiliğinden bol bol yararlanacağı umut, huzur ve müjde gecesidir.
Kandiliniz hayırlı olsun!

Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil,
Kandilin mübarek olsun.

Allah'ın rahmeti, bereketi sizinle olsun, gönül güneşiniz hiç solmasın, yüzünüz aydın olsun, kabriniz nur dolsun, makamınız Firdevs, dualarınız kabul olsun.
Kandiliniz kutlu olsun..

Gül bahçesine girenler gül olmasalar da gül kokarlar. Kainatın en güzel gülünün kokusunun üzerinizde olması temennisiyle...
İyi Kandiller..

Size karanfilin sadakatini, sümbülün bağlılığını, menekşenin tevazusunu, lalenin gururunu, leyleğın saadetini versek, bize de dua eder misiniz?
Kandiliniz mübarek olsun..

24 Şubat 2010 Çarşamba

Tontişm, Pontişim


İzmir'de dışarıda çok güzel bir yağmur var şu anda. ( saat: 23,19 )
Önce şimşek çakıyor ve ben başlıyorum saymaya.
1, 2 , 3, 4, 5....
Eğer gökgürültüsü rakam sayım az olduğunda geliyorsa demek ki
Elektrik yüklü kızgın bulutlar yakında demektir.

Aklımıza minik köpeklerimiz Tontiş'le  Pontiş geldi,
Akşam yemeğinden kalan tarhana çorbasına ekmekleri doğradık Eşim'le ufak ufak.
Sonra içine yine biraz kalmış patates püresi,
Dün onlara alıp haşladığım tavuk sırtının suyundan da ekledik.
Ben de arka bahçedeki eski odasından alıp getirdim onları.
Birbirlerine sokulmuş yatıyorlardı,
Yemeğin kokusunu alınca şapır, şupur tabağı yalarcasına yediler.
Karınları nasıl şişti yaa :))

Şimdi bugün bir arkadaşım bir köpeği sahipleneceğini söyledi.
Düşünüyorum hangisini versem diye ne zor bir karar yaaa...
Aslında niyetim boz renkli olan Tontiş'i vermek çünki o biraz daha sakin
Sokakta ya da barınakta yaşayamaz.
Siyah olan Pontiş ise biraz daha cevval,
Kardeşiyle ya da benim eşofmanların paçalarıyla oynarken daha çok sinirleniyor ve hırlıyor.
Sanki hakkını arıyor gibi,
aslında onlar için böyle bir kararı verdiğimden dolayı da üzülüyorum
Ama en azından bir tanesi daha yuva bulmuş olucak.
Umarım Pontiş'i de yan komşularımız alır çıtlattım biraz çünki isteklerini belirtmişlerdi
Ehh bu kadar zamana kadar bile onları yaşatabilmek güzel bir duygu.


23 Şubat 2010 Salı

Yine Jane Austin "Kül ve Ateş"


Ben böyleyimdir işte. bişeye taktım mı ıcığını, bıcığını çıkarana kadar oyalanırım onunla.
Mesela enn sevdiğim yemek sarımsaklı, yoğurtlu kurdele makarnadır.
Her açlıktan gözümün döndüğü anlarda bir solukta yerim ve verilse her öğün yerim kokusu hiç bozmaz beni.
Kokuyu alan düşünsün- şaka tabii yerine göre yerim- Ama her seferinde de aklıma gelen enn lezzetli yemektir kendisi. Sonra çok ama çok beğenerek bi giysi aldım diyelim tamam artık kirleninceye kadar giyerim. Akşam yıkarım sabah yine giyerim. Amann derim ne önemi var ki ne zaman öleceğim ne malum "Giy Şenizzz" derim, kendimi ödüllendiririm.

Şimdi de  Jane Austin'e taktım. Habire onun romanlarını arıyorum her yerde. Bugün Elticimle dışarıdaydık yine. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'nin arkasında ki Sevgi Yolunda. Gerçi daha çok test kitapları satan, bir kaç yerde de okunalısı eski kitaplar, yeni kitaplar satan o güzel sokakta. Aradım buldum yine bir Jane Austin "Kül ve ateş" varya onunda filmini izlemiştim aslında. Hugh Grant ve Emma Tompson oynuyordu haa bir Kate Wınslett. Kate daha o zamanlar Titanic filmini çevirmemişti. Ama tabii kitabını okumak her zaman farklı oluyor.
Gerçi bazen okuduğum bir kitabın film halini görünce hayallerim yıkılır. Hiç de hayalimde yaşattığım gibi olmaz, ilk beş dakikadan sonra izlemem bile. Buna örnek ; Dan Brown Da Vinci Şifresi.
Bazen de okurken tasavvur edemediğim, hayalimde canlandıramadığım kitapların konuları vardır ki filmini izlemek daha kolay gelir bana buna da örnek Yüzüklerin Efendisi diyebilirim. Tüm serisini aldım bu kitabın hatta dediler ki önce başka kitaplar var onları oku hobbitleri anla sonra Yüzüklerin Efendisini oku. Tamam dedim aldım ama nafile kafamda canlandıramadım sıkıla sıkıla okudum ama filmini çok beğendim.
Şimdi de kitabını okuduğum bir filmi izlemeyi düşünüyorum. Bir Geyşanın Anıları. Ne heyecanla okudum o kitabı. Gece yarılarına kadar yaz mevsiminde eşim uyurken ara sıra pencereden gelen o beni ferahlatan rüzgarlarla.
Bir de filmi yapılmadı ama radyo tiyatrosu yapılan - ne yazık ki çalıştığım için dinleyemediğim- Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı kitabı. Aslında Orhan Pamuk'u biz Türklere karşı yaptığı yamuktan dolayı affedemesem de bu kitabını 11 yıl geçmesine rağmen hala açıp bazı yerlerini tekrar okuduğum anlar vardır. İlk okuduğumda eşimle nişanlıydım, okul ve çalışma hayatımdan sonra ilk kez kış zamanı evde kalmıştım. Aynı kitaptaki gibi soğuk ve yağmurlu bir kış haftasında sıcacık yanan sobanın yanında, çayın kaynıyan sesine, yağmurun sesinin  o zaman biraz rahatsız olan Babacımın yatarken çıkardığı iyileşme mırıltılarına karışarak okumuştum.
Şimdi dedim ya taktım bende moda Jane Austin, ha gayret diğerlerinide alıp okurum artık.

Tanju Okan ve Kadınım




"Deniz kenarında gece ilerlemiş bayağı,
Ay'da gitmeye niyetli ama bırakamıyor
Sahilde masa başında
Kalakalmış yapayalnız, eli başına dayalı adamı.
İçinden bu şarkıyı mırıldanıyor besbelli,
Son bir "kadınım" desem diyor
Döner mi acaba?
Sever mi beni tekrar,
İlk günlerin
O insanın başını döndüren,
İçini pır pır ettiren hisleriyle ?
"Kadınımmm"


Not: Esti aklıma bu şarkı , dinlemek için açtığımda dökülüverdi bu şiir birden.